Saturday, September 9, 2017

Bir Netflix dizisine nasıl aşık oldum

Dikkat: Bu yazıda konu edilen TV dizisi 18 yaş üstü izleyiciye hitap etmektedir. 


Uzun bir aranın ardından yeniden merhaba değerli okurlar.
En son yazımı mart ayında, ilkbahar ekinoksuna ithafen yazmıştım. Şöyle demiştim yazıda:


Bu aynı zamanda bir bilinç uyanışı.

Yeni farkındalıklara hazır bilinçler, eşikte olanlar için.

Yeni kararlar için, olmayacak olanı terk edişler ve olacak olana yönelik yeni başlangıçlar için, kendini güçlü hissetmeler ve içinde "o" gücü bulmalar için...


Doğanın döngüleriyle birlikte hareket edenler bu zamanın anlam önemini bilirler. 


Nitekim, etrafımdaki herkes gibi benim de hayatımda yeni farkındalıklar ve başlangıçlar oldu o dönem. Kararlar aldım, eşikler atladım, içimdeki "o" gücü bulup hayatıma yeni bir yön verdim ve o yönde ilerlemekteyim şu an. Sonbahar ekinoksuna yaklaştığımız şu günlerde, geçtiğimiz dönemde olan bitenin dökümü kısaca budur. 

Ayrıntılara girmiyorum çünkü bunca zaman sonra blogger'a geri dönüş nedenim kendi yaşamımdan bahsetmek değil. Başka bir konuda söylenecek sözüm var: Bir diziden bahsetmek istiyorum bu yazıda. Beni yakından tanıyanlar şaşırmış olmalılar çünkü bilirler ki ben dizi takip edebilen bir insan değilim. Gününü unuturum, saatini kaçırırım, izlemeye niyetlendiğim dizileri bile (bkz: The Handmaid's Tale) bir türlü denk getirip izleyemem. Diğer yandan TV dizilerini sıkıcı bulduğumu da pek saklamıyorum. Bana göre değil yani bu alem. O halde beni aylardır yüzüne bakmadığım bloga döndürüp bana yazı yazdıracak dizinin çok acayip bir şey olması lazım, değil mi? 

Gerçekten de çok acayip!!! 

Kendi hür irademle televizyonu açıp "Ayyy haydi bugün de şunu izleyeyim" demediğim için (en son dediğimde Oscar törenleri vardı) birinin söz konusu diziyi emrivaki yapmak suretiyle ben odada yokken açıp "Ben bunu izliyorum. Yersen" diye önüme koyması gerekiyor. Nitekim, bu diziye de öyle başladım.

Türk dizilerindeki entrikadan, zorda kaldı mı cinnet geçiren erkek modelinden, kadına saygı duymayan kısıtlayıcı ilişkilerin aşk diye lanse edilmesinden, kötü oyunculuktan sıkılalı çok olmuştu. Yabancı dizileri de sevemedim bir türlü, artık Hollywood filmlerini de pek sevmediğim gibi. Beyaz, anglo-sakson, protestan, erkek karakterlerin türlü türlü derdin ardından dünyayı ve güzel kızı kurtarmalarını kaç farklı senaryoda, kaç kez daha izleyebilirsin ki; bunun bir sınırı olmalıydı ve ben o sınıra gelmiştim 10 küsur yıl önce. 

Hal böyleyken, bir akşam çocuğu uyutup odaya döndüğümde Netflix'in açılmış olduğunu ve yeni bir dizi izlemeye hazırlanıldığını gördüğümde ilk verdiğim tepki ağzımı burnumu bükmek oldu. Sonra dizinin yaratıcılarının kim olduğunu görünce "Ei hadi neyse, izleyelim bakalım" dedim ("Kime dedin?" derseniz Mukaddes'e dedim. Bu blogda yer alan ilk ve tek röportajın konuğu kendisi). 

Çünkü deha, inkar edilemez bir biçimde kendini dayatır.

Şimdi araya kısa bir flashback alıyoruz: Yıl 1999 İzmir - Konak'ta Şan Sineması'ndayız. İzlemekte olduğumuz film The Matrix. O sıralar sinefili yıllarımız. VCD teknolojisi sağ olsun, çıkan her filmi izliyoruz. Aksiyon sinemasının da yeri gönlümüzde ayrı. Yeyip yutmuşuz bütün filmleri. Fakat o gün, o salonda fark ediyoruz ki bizim bildiğimiz anlamda aksiyon filmleri ve görsel efektler tarihe karışmak üzere çünkü mevcut işlerin birkaç gömlek yukarısında bir şey yapılmış; karşımızda duruyor. O güne kadar Ronin, Görevimiz Tehlike falan gibi aksiyon filmleri var hep. Aynı formülle bir milyar tane film çekilmiş  ve biz onları da sıkılmadan izlemişiz (Artık Robert DeNiro'dan mıdır, araba takip sahnelerindeki heyecandan mıdır nedir bilmiyorum, harbiden niye izliyorduk ki biz o filmleri?). 

Bilim kurgu sineması biraz daha iyi durumda. En azından konu çeşitliliği var. Hollywood bir sene uzaylılara sarıyor, diğer sene göktaşlarına, öbür sene Mars'a, bir başka sene fütüristik temalar, bir sene androidler derken izleyiciye daha geniş bir konu yelpazesi sunuyor ama yine de kahramanlar hep erkek, kadınlar hep kurtarılmaya muhtaç veya kötü, yani bazı şeyler hiç değişmiyor Hollywood'da. Off sıkıntı geliyor düşündükçe. 

Sonra ekranda hiç beklemediğimiz, değişik bir şey oluyor: The Matrix'in ilk dövüş sahnesinin başında Trinity adlı kadın karakter zıplıyor, havada donuyor, kamera etrafında 360 derece dönüyor, kadın "küt!" diye adamların ağzının ortasına koyuyor tekmeyi. "Ohaaaa! O neydi öyle!" diyoruz (Bu flashback boyunca yanımda hep Ayça var, o yüzden ikinci çoğul şahıs eki koyuyorum yüklemlerin sonuna) amiyane tabirle. Ben bu yazıda The Matrix filmin alt metinleri konusuna hiç girmeyeceğim; The Matrix'i sadece görsel açıdan, hatta -daha da küçültüyorum alanı-, sadece dövüş sahneleri açısından değerlendirsek bile bir deha ile ürünü ile karşı karşıya olduğumuzu kabul etmek zorunda kalıyoruz. "Biz bu filme bi daha geliriz" diye çıkıyoruz salondan. Tekrar tekrar gidiyoruz da. 

Flashback'imize burada son verip günümüze dönelim:

Bu blog yazısında konu edeceğim dizinin adı Sense8. Yaratıcıları Wachowski Kardeşler ve onlara başka filmlerde de yazar olarak eşlik eden J Michael Straczynski. Bir Netflix dizisi bu. İlk sezonu 2015'te yayınlandı. İkinci sezonu ise bu sene (2017). Dünyanın dört bir yanında geçen dizi, farklı ülkelerde yaşamalarına rağmen birbirlerinin duygu, düşünce ve deneyimlerine iştirak edebilen 8 kişi ve onların varoluş mücadeleleri ile ilgili. 



Sense8'i izlemeye başladığımda dizi hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Benim için tek referans The Matrix'i yaratan Wachowski Kardeşlerdi. Kendilerine 18 yıl önce Şan Sineması'ndaki o an başlayan hayranlığım V for Vendetta ve Cloud Atlas'ın da ardından elbette ki devam etmekteydi ve bu hayranlık, dizi izlemeyi aktif olarak sevmememe rağmen (itiraf ediyorum, X Files hariç) "Ben bunu izlemem kardeşim, film  yapsınlar gidelim" şeklinde bir tepki koymama engel olacak bir seviyedeydi. 

Peki sonra ne oldu da bu kadar beğendin sen bu diziyi diye sormazlar mı insana?

Bir dizi ile ilgili bütün beklentilerimi yıktı Sense8. 

Popüler kültür ürünü tüketicileri olarak artık içselleştirdiğimiz için normal şartlarda pek gözümüze batmayan ama biri işaret ettiğinde canımızı sıkan bazı normlar var. Örneğin genel izleyici kitlesinin beğenisine sunulacak olan bir ürünün hikayesinde 1) cinsiyetlerarası, 2) ırklararası bir hiyerarşi olduğunu görürüz. "Eğer Avengers'ta karakterlerin hikayedeki önemi konusunda bir sıralama yapacak olsak Scarlet Witch kaçıncı sırada olurdu?" "Denzel Washington ve Will Smith'den başka geniş bütçeli bir Hollywood yapımında tek başına başrol oynayan Afrika kökenli Amerikan bir oyuncu tanıyor musunuz?" gibi sorulara verdiğiniz cevaplar bu normlar konusunda farkındalık yaratabilir.
Sense8'i izlemeye başladığımda hikayeyi Chicago'lu beyaz-amerikan-erkek bir polis olan Will karakterinin götüreceğini sanmıştım. İçselleştirilmiş normlarıma uygun olanı buydu. Dizinin hikayesi Almanya'ya, Hindistan'a, Güney Kore'ye, İzlanda'ya, İngiltere'ye, Kenya'ya, Meksika'ya doğru genişlediğinde Will'in çok uluslu 8 karakterden sadece bir tanesi olduğunu görmek bu yöndeki beklentimi yıktı, beni şaşırttı ve mutlu etti. 



Sense8'i diğer dizilerden ayıran bir diğer unsur da dizideki kadınların bir erkek tarafından kurtarılmaya ihtiyaç duymamaları. Baş karakterin veya izleyicinin arzu nesnesi olmanın ötesine geçip kendi hikayelerini yaratan, kendi seçimlerini yapan ve varlıklarıyla çevrelerinde değişiklik yaratan kadınlar var bu dizide. 

Popüler kültür öğelerindeki cinsiyet normlarından bir diğeri de bugüne kadar eşcinsel, biseksüel veya transeksüel karakterilerin hikayelerdeki göreceli olarak önemsiz konumları. Heteroseksüel olmayan bir karakteri biz ekranda en iyi ihtimalle yakın arkadaş rolünde görebiliyoruz, veya bu tip bir karakter acıma ya da korku nesnesi olarak lanse ediliyor veya açık/gizli cinsiyetçi alaylara hedef oluyor. Lana Wachowski aşağıda paylaşacağım videoda bu konuda konuşuyor. "Ben farklı bir şey yapmak istedim" diyor ve Sense8'te çeşitli cinsel yönelimlere dair bu klişeleri ortadan kaldırıyor. Bizi hem eşcinsel bir çiftin, hem de transeksüel bir çiftin hayatlarına ve ilişkilerine dahil ediyor ve bunu egemen kültürün bakış açısından değil, direkt olarak konunun yüreğinden yapıyor.



Wachowskiler'in mevcut düzene karşı olan tavırlarını gerek The Matrix'ten, gerekse V for Vendetta'dan biliyoruz. Sense8 haksızlıklar karşısında sessiz kalmamak, ayağa kalkıp karşı koymak için cesaretlendiriyor insanı. Dünya'nın bir ucunda cereyan eden ve orada yaşayan insanların canlarına, özgürlüklerine kast eden bir meselenin aslında hepimizin problemi olduğunu hatırlıyoruz izlerken. Bir kişinin canı yandığında sembolik olarak diğerlerinin de canı yanıyor. 

Muhteşem pembe saçlarıyla Lana Wachowski (kalp)


Diğer yandan güç hırsı ile değil, sevgi ve empatiyle hareket eden insanlara davanızda yalnız olmadıklarını gösteriyor Sense8. Saklanmayı bırakıp bir ses vermenin, "Ben buyum ve buradayım" demenin yaratacağı zincirleme reaksiyonu ve dönüşümü görmek insana umut veriyor. Başka bir değişle Sense8, aktivizmin toplumsal dönüşüm yaratmadaki önemine vurgu yapıyor. Konuk oyuncu olarak "Anonymous" bile var diyeyim, siz anlayın. "Nasıl oluyor o?" diye merak ediyorsanız izleyin, görün diyeceğim.


Sense8'e bayılmamın bir diğer -daha teknik- nedeni de türler arası geçişlilik (bilmem ki öyle bir terim var mı yoksa şu an ben mi uydurdum). Dizi aynı zamanda bir bilim kurgu, aynı zamanda polisiye, aynı zamanda Hong Kong dövüş filmi, aynı zamanda Bollywood dizisi, aynı zamanda Meksika pembe dizisi, aynı zamanda politik, aynı zamanda mafya dizisi... ve hepsinin en iyisi. Bu çeşitlilik de benim gibi eski bir sinemasever için çok acayip, çok değişik ve çok çok süper bir şey. 

Peki ben bu blogu neden yazdım?

Sorun şu ki, dizinin yayınlandığı platform olan Netflix, dizinin yapımcıları ile 5 sezon için yapılmış olan anlaşmayı iptal etti ve 2. sezonun ardından diziyi yayından kaldırdı. Benim gibi dizinin devam etmesi gerektiğini düşünen hayranların desteği sayesinde Netflix kararından geri adım atıp önümüzdeki sene 2 saatlik bir final bölümü yapmayı kabul etti. Düşündüm ki daha çok insan izlerse ve internette daha çok bahsederse Netflix diziye devam etmeme kararından tamamıyla dönebilir veya dizi kendine başka bir yayın platformu bulabilir. 
Kendimce çok güzel ve faydalı bulduğum bir şeye destek veriyorum, bir nevi aktivizm yapıyorum diyelim.



Evet bu blog yazısının amacı da bu. 

Bazen bize sunulan veya dayatılan şeyler o kadar tekdüze oluyor ki, değişik ve güzel bir şey gördüğümüz zaman şükran ve ilham ile doluyoruz. Sense8 bende böyle bir etki yarattı ve bunu paylaşmak, okurlara da bulaştırmak istedim. 

Hep söylüyorum Dünya'yı silah değil, sevgi kurtaracak; sevgiden kaynaklanan sanat kurtaracak. Çünkü insana dair güzel olan her şeyi harekete geçirebilme gücü var sanatın. İnsanı, kendi kimliğini ve diğer insan kardeşlerini sevmek ve korumak için teşvik etme gücü var. Wachowski'ler de sanatın bu gücünü dibine kadar kullanmışlar tabiri caizse. 


Ne mutlu sevgiyi yayanlara! 










2 comments:

  1. Harika bir donus blogu olmus. Cevremdekilere zorla anlattigim bir dizi. Akillara zarar bir kurgu. Her bolum sonunda bir hafta sanki havayi bukuyormus gibi geziyordum.Hemen paylasiyorum izninle.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Çok teşekkür ederim, Belma Abla. Sevgilerimle. <3

      Delete

Blog Archive

Powered by Blogger.