Thursday, February 9, 2017

İki Kitap Okudum ve Bütün Hayatım Değişti

Ben Amerikan Kültürü ve Edebiyatı mezunuyum.

Kültür ve edebiyatın nasıl iç içe geçtiğini, nasıl birbirini ürettiğini bilen biri olarak, Kanada'ya taşındıktan hemen sonra, etrafımda olup bitenleri daha iyi anlamlandırabilmek için birazcık Kanada Edebiyatı okuma ihtiyacı hissettim. Taşınma telaşı, ev işleri, çocuğun uyum sağlaması ve kültür şokundan kafamı azcık kaldırıp kendime okuyacak bir alan ve zaman yaratabildiğim vakit, Kanada Edebiyatı'na neresinden giriş yapayım diye oturup araştırdım.

Margaret Atwood.
(Fotoğrafın yayınlandığı haberin linki http://www.cbc.ca/books/2014/09/new-margaret-atwood-story-to-be-published-in-2114.html )


Karşıma en sık çıkan isim Margaret Atwood oldu. Bu ada, bizim bölümden -tam hatırlamıyorum herhangi bir eserini okumuş muyduk yoksa sadece adı mı geçmişti veya onu bir antolojide mi görmüştüm- ve  görümcemin kütüphanesinden aşinaydım. Bu aşinalık, merakımı uyandırdı. Atwood'un bibliyografisini tararken, "The Handmaid's Tale"in en çok övgü alan kitaplarından biri olduğunu gördüm. Bu kitabın, "Damızlık Kızın Öyküsü" adıyla Türkçe'ye de çevrilmiş olduğu bilgisini de vereyim ama ben bu yazıda, kitabın Türkçe değil, İngilizce adını kullanacağım.


The Handmaid's Tale'i geçtiğimiz eylül/ekim sıralarında edinip okumaya başladım. Açıkça söyleyeyim, hikayenin beni bu kadar saracağını düşünmemiştim. Bilmeyenler için kısaca anlatayım:

------spoiler-----

ABD'de yaşanan terör olaylarının ertesinde rejim değişikliği olur. Yönetimi aşırı dindar, askeri bir grup ele geçirir. Anayasa ile birlikte bireysel özgürlükler de askıya alınır. Kadınların mal varlıklarına el konur, çalışma izinleri kaldırılır ve her türlü özgürlükleri, aileleri, çocukları ve hatta isimleri bile ellerinden alınır. Kadınların sadece üreme ve ev işleri için kullanıldıkları bir tür kölelik sistemi ortaya çıkar.  ABD ortadan kalkar. Ortaya çıkan bu yeni diktatörlüğün adı Gilead Cumhuriyeti olur.

------spoiler------

Kitapta geçen hikayenin anlatıcısı, rejim tarafından Offred olarak adlandırılan bir kadındır. Offred hem ABD'de özgür bir kadınkenki yaşamını, hem de bu baskı rejiminin içindeki yaşamını bilinç akışı şeklinde anlatır. Biz okuyucular da Offred'in aktardığı deneyimlerin içinde, tıpkı bir tarihçi gibi iz sürerek, olayların nasıl bu raddeye geldiğinin çıkarımını yaparız.

Kitabın 1985 yılındaki ilk baskısının kapağı.


The Handmaid's Tale'i, bir bilim-kurgu romanı olduğunu düşünerek elime almıştım. Oysa ki Wikipedia'nın verdiği bilgiye göre, romanın yazarı Margaret Atwood ısrarla kitabın bir bilim-kurgu romanı olmadığını söylüyordu. Atwood'a göre bilim-kurgu, gerçekleşmesi henüz mümkün olmayan, belki gelecekte olabilecek şeyleri anlatan bir türdü. Oysa ki insanlığın, her an The Handmaid's Tale romanında anlatılan distopyayı yaratabilecek potansiyeli ve gücü vardı.

https://en.wikipedia.org/wiki/The_Handmaid's_Tale#Classification_as_science_fiction_or_speculative_fiction

Romanı okurken en çok hissettiğim duygu şu oldu: Romanda anlatılanlar o kadar muhtemel görünüyordu ki, bu durum beni dehşete düşürüyordu. Yani "Haydi canım sen de, hiç öyle bir şey olabilir mi!" hissiyatıyla okumam gereken düpedüz kurgu bir romanı sanki yarın gece böyle bir olayla karşı karşıya kalabilirmişiz gibi sinir stresle okuyordum.

O zaman bu sinir stresi, yeni bir ülkeye ve yeni bir yaşama adapte olmaya çalışmanın yaratmış olabileceği geçici bir bunalıma bağlamıştım. Okuma deneyimimin bu kadar travmatik olmasının kitap ile değil, kendi kişisel durumlarım ile ilgili olduğunu düşünmüştüm. Yanıldığımı şimdi anlıyorum.

Kitabı okuduğum dönem Türkiye'de, bu kitapta anlatılan hikayenin birinci etabı hal-i hazırda yaşanmıştı. Bir dizi terör olayı olmuş, bir darbe girişiminin ardından kişisel özgürlüklerin bir kısmı askıya alınmış, OHAL bahanesiyle darbe ile ilgisi olan olmayan tüm muhalif kişiler çalıştıkları kurumlardan ihraç edilmeye başlanmış ve rejim değişikliği dayatılmıştı. Geride bıraktığım ülkemde, bir distopya öyküsü kurmak için gereken her türlü öğe mevcuttu. "Bu hayatta olmaz!" dediğimiz o kadar çok şey arka arkaya ve o kadar kısa bir sürede olmuştu ki, The Handmaid's Tale'in anlattığı hikaye, o kadar da olasılıksız gelmiyordu. Okurken yaşadığım dehşet çok gerçekti.
Bu dönem ile ilgili hislerimi yayınlandıktan sonra "viral" hale gelen şu blog yazımda da anlatmıştım
http://ozlemsencanblog.blogspot.ca/2016/11/gittik-kurtulduk-olmuyormus-oyle.html?spref=tw


Türkiye'de olup bitenler bir yana, yeni taşındığım ülkenin kapı komşusu ve en yakın dostu olan ABD de gittikçe Başkanlık seçimlerine yaklaşıyordu ve tüm anketlerin gözünden kaçan bir şey oluyordu. Anketler Hillary Clinton'ı işaret ededursun, o kurt trilyonerler, o muhafazakar çokuluslu şirket sahipleri Başkanlık makamını, bir kadına "yedirtmemek" üzere planlarını uygulamaya koyulmuşlardı. Nitekim, Rus istihbaratının ve pek muhalif sandığımız Wikileaks'in dahi karıştığı bir acayip dolaplar döndü, halkın bilinçaltındaki kadın düşmanlığına oynandı. Bir yandan -ismi lazım değil- her türlü uygunsuz şeyi yaparken, Hillary Clinton'ın, seçim kampanyası sırasında kişisel bir e-mail adresi kullanması kadar saçma sapan bir şey, seçim sürecini -ismi lazım değil-in lehine değiştirdi.
Gidişat bu yöndeyken, The Handmaid's Tale'i okuyor olmak ve olabilecekleri tahayyül etmeye çalışmak da pek iç açıcı bir deneyim değildi.

Özgürlük Abidesi, New York, ABD


Sonuç olarak -ismi lazım değil- Başkanlık seçimini kazandı ve göreve başlamasının birinci haftasında, The Handmaid's Tale romanı, ABD halkı için de bilim-kurgu olmaktan çıkıp, muhtemel bir yakın gelecek senaryosu haline geldi. İnsanlar "Özgürlükler Ülkesi" diye adlandırılan bir yerde dahi kişisel özgürlüklerin bir gün içerisinde nasıl yitirildiğini deneyimlediler. Özgürlüklerin yitirilmesinin o kadar da "Oryantal" bir tema olmadığı, Batı'nın en "özgürlük dağıtan" ülkesinde dahi yaşanabileceği ortaya çıktı.

Kitabın pek çok yerinde okurken kapıldığım dehşetin yanında, "Bunu nasıl da öngörmüş!" diyerek Margaret Atwood'a daha da derin bir hayranlık duyduğumu hatırlıyorum.

Şu an gelinen noktada, Margaret Atwood'un 1985 yılında yazdığı The Handmaid's Tale romanı, yeniden en çok satanlar listesine girdi. Kuşkusuz, The Handmaid's Tale'in Hulu adlı TV platformu tarafından diziye uyarlanmasının da kitabın satışlarının yükselmesinde payı vardır, ancak en çok satanlar listesine girmesinin ve sosyal medyada üzerine bu kadar konuşulmasının asıl nedeninin ABD halkının şu an yaşamakta oldukları deneyimin bu kitap ile olan ilişkisi olduğunu söylemek daha doğru olur. 
Az sonra paylaşacağım "Twitter" zincirinde yer alan twitleri sırasıyla okursanız, -ismi lazım değil-'in Başkanlık koltuğuna oturmasının ardından kitabı yeniden okuyan insanların "korku", "dehşet" gibi kelimeler kullandıklarını göreceksiniz. Ben de bunu gördükten sonra, kitabı birkaç ay önce okurken yaşadığım o istenmedik duygunun kişisel deneyimimle pek ilgisi olmadığına, otokrasi ile karşı karşıya kalan her bireyin, kitaptaki gibi bir senaryonun olasılık dahilinde olduğunun farkına varması nedeniyle korku ve dehşet hissedeceğine kanaat getirdim. 





Ne var ki, bu kitabı okumuş olmak beni dehşete düşürmenin yanı sıra, bana çok güzel hediyeler de bahşetti. Bunlardan ilki, sevmediğim bir mesleği yapmak, çoluk çocuk büyütmek falan derken yitirdiğim okuma zevkini bana yeniden kazandırması oldu. Kitabın bir diğer hediyesi ise, şu anda 34. yazısını okumakta olduğunuz bu blogu başlatıp devam ettirebilmek için beni motive etmesiydi. The Handmaid's Tale'i okumayı henüz bitirmemişken, okuyup yazmanın ne kadar keyifli uğraşlar olduğunu hatırlamanın verdiği coşkuyla başladım bu girişime. Bu blog, beni yavaş ama emin adımlarla profesyonel yazarlığa doğru götüren bir yola dönüştü. Blogumun içeriği gitgide zenginleşiyor ve okur kitlesi genişliyor. Yazılarım iznim dahilinde paylaşılıyor veya başka internet sitelerinde yayınlanıyorlar. The Handmaid's Tale'i okumamış olsaydım belki hiçbir zaman bu çeşit bir deneyimin içine girme cesaretini kendimde bulamayacaktım. İyi ki okumuşum.

...

Margaret Atwood maceram bununla da bitmiyor.
Geçtiğimiz hafta, kurgu okumaya ara verip araştırmaya, öğrenmeye ve yazmaya ayırdığım yoğun bir ayın ardından yeniden bir roman okuma arzusuna kapıldım. Bu kez, kendisi de bir Edebiyat mezunu olan görümcemin tavsiyesiyle yine Atwood'un The Robber Bride adlı kitabına başladım. Roman beni üniversite yıllarıma götürdü. Ben neden Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünü okumuştum? Neyin peşinden gitmiştim, ne bulmuştum orada? Neden başarılı bir öğrenci olmadım? Motivasyonumu nerede kaybetim?.. gibi soruların yanıtlarını düşünmeye itti beni bu kitap. Kendimce bu yanıtları buldum, değerlendirdim ve konuyu kapattım.



Bölümden mezun olmuştum ama beni tatmin eden bir şekilde ve beni tatmin eden notlarla değil. Daha iyisini yapabilirdim. Benim gibi okumayı, araştırmayı ve yazmayı seven biri her zaman daha iyisini yapabilirdi. The Robber Bride kitabı hala daha elimdeyken kendimi yeniden üniversiteye kayıt formu doldururken buldum. Bu yaz itibarıyla Queen's Üniversitesi'nin İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden dersler almaya başlıyorum. İlk dersim Mayıs ayında başlıyor. Meşgul ve keyifli bir yaz olacak.



Bundan birkaç ay önce bir Margaret Atwood kitabı yeniden yazmaya başlamama vesile olmuştu. Şimdi ise bir başka Margaret Atwood kitabı, beni ikinci bir üniversite okumaya sevk ediyor.
Bir yazarın eserlerini okumaktan aldığımız keyif tüm hayatımızı değiştirebiliyormuş; ben de böylece bunu öğrenmiş oldum.
İyi ve güzel şeyler başarmak için verdiği ilhamdan dolayı Margaret Atwood'a müteşekkirim.




5 comments:

  1. Özlem, yeniden okullu olmana çok sevindim :) Okumak, araştırmak ve yazmak bizi asıl mutlu eden şeyler, bunun çok net farkındayız. Bundan sonra çok daha mutlu ama huzursuz :) olacağını müjdelemiş oldun böylelikle :)
    Margaret Atwood denen kadını ben de hatırlıyorum, demek ki bölüm de bir yerlerde adı geçmiş ama evet hiç kitabını okumamıştık. Bu distopyayı en kısa zamanda alıp okuyacağım. Bu arada geçenlerde 1984'ün de Amazon'da yeniden bestseller olduğuna dair haberler görmüştüm. The Robber Bride kitabı da okunacaklar arasında yer alsın.
    Okulun ile ilgili bol bol yaz. Neler okuyacaksınız, dersler nasıl işleniyor olacak, iki ülke arasında üniversite eğitimi açısından farklılık ve benzerlikler neler... Merakla bekliyorum.
    Tüm Şencan ailesini de öpüyorum.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Evet, mutlu ama huzursuz güzel bir tanımlama olmuş. Gerçi şimdi daha farklı olabilir be Seda. Artık büyüdük, olgunlaştık, birçok konuyu çözdük, hayata daha farklı bakıyoruz, kendimizle başa çıkmayı beceriyoruz...Belki eskisi kadar huzursuz olmaz bu kez. O zaman bütün o yazarlar, şairler, düşünürler çok büyük geliyordu bize. Şimdi biz de büyüdük artık. Belki daha güzel olur. Bakalım. :)

      Şimdilik evden alacağım dersleri. Distant Student olarak kaydoldum. Burada ehliyet konusunu çözene kadar okula gidip gelemeyeceğim ama bu daha sonra değişebilir.

      Okulun sitesinde okuma listesi vardı. Dur ben sana yollayayım onu. Çok da yabancı şeyler değil, hatta bir tanesini bizim bölümde de okumuştuk.

      Bir de, bence sen Margaret Atwood'un kitaplarına bayılırsın. Kesin bul bir yerlerden ve oku. The Robber Bride'a taparsın hatta. :)

      Delete
  2. Atwood'un en iyi kitabi Blind Assassin bence bu arada, okumadiysan siddetle tavsiye ederim.
    Ingiltere'ye her sene geliyor sagolsun, su ana dek kendisini 3 kere dinledim. Ayni memlekette olsam gider evinin onunde yatardim, o derece hayraniyim.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Al benden de o kadar! Eğer Toronto'ya yolunuz düşerse ben de çadırım ve uyku tulumumla gelirim yanınıza. :)

      Delete
  3. ABD Trump'tan önce özürlükler ülkesimiydi yoksa o özgürlükler ülkesi bir yutturmacadan ibaret miydi? Özgürlükler Ülkesi olsaydı DTÖ'nün Seattle'daki toplantısına barışçıl gösteri yapanlara polis vahşice saldıramazdı. Özgürlükler ülkesi olan bir ülkenin askerleri Vietnam'da Mai-Lai katliamı yapmazdı, savaşlarda kullanımı yasak olan bilyalı napalm bombası kullanmazdı. Ana akım medya'nın sahipleri gazeteci olurdu, patronlar değil. Bush 'un Irak'taki yaptıklarını bir kenara koyuyorum. ABD hapisanlerindeki vahşet kamuoyundan gizlenmezdi. Kamu oyundan gizledikleri o kadar suç var ki? Obama yönetimi İŞID'ı kurdu. Bizim başımıza da bela etti. Özgürlükler ülkesi Silahlı kuvvetleri insanların üzerinde nükleer silah kullanmazdı. Aslında Kore bir bütündü ama o ülkeyi ikiye bölen ABD idi. Uluslar vahşet ve zulüm kullanmadıkları sürece istedikleri gibi yönetilme hakları vardır. Biz buna ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı deriz. Özgürlükler ülkesinin başka ulusların haklarına nasıl müdahele edebilir? Kendi ülkesine baksın. Metropollerin varoşlarındaki yoksullardan haberiniz yok herhalde. 8 Mart dünya kadınlar günü ABD'deki kadın katliamının anılması günüdür. Peki Mc Carty diktatörlüğüne ne diyeceğiz?. Neresinden tutsam ABD yönetimleri kokuyor.

    ReplyDelete

Blog Archive

Powered by Blogger.