Monday, January 23, 2017

Konuk Yazar: Volkan Arslan - Volkan'ın Yazısı

Kutsal Nilüfer Nelumbo Nucifera - T. Voekler (2008) https://en.wikipedia.org/wiki/Nelumbo_nucifera
Ocak ayının ikinci konuk yazarı Volkan Arslan. Onunla uzun yıllardır aynı sitede yazılarımızı yayınlıyoruz. O da benim bir nevi site komşum. Konuk yazar duyurusu yaptığımı görür görmez bloguma katkıda bulundu, sağ olsun. Yakın zamanda bir kitabı yayınlanacak bu arada, aklınızda bulunsun. O halde buyrun, Volkan'ın yazısını okuyalım:


Volkan'ın Yazısı

Hayatım boyunca sanatla, doğayla avundum. Gökyüzünün iyileştirici gücüne inandım. Öyle ki meşhur ‘99 gölcük depremi zamanları 10’lu yaslarımın henüz başında, daha henüz küçük bir çocukken akşam üstü güneş battıktan ve tamamen şehir karanlığa esir olunca bisikletime atlar Yeşilköy sahiline gider, kumların üzerine yatar gökyüzünü izlerdim.
Kabul ediyorum fazla romantizm kokan bir hareket ama eğer uzayın böyle bir etkisi olmasa, romantizmin babası sayılan ingiliz şair William Blake;
"Dünyayı görmek için kum tanesinde
Ve cenneti yaban çiçeğinde
Yakala sonsuzluğu avcunun içinde" der miydi?
Bedenimizin her hücresi tüm kozmosu barındırır. Her yaprak, her yağmur damlası ve her bir toz tanesi.


Uzaya ilgi duymanın onu incelemenin mistik bir yanida var kuşkusuz. Eğer ben bir tanrı olsaydım kesinlikle böyle düzen içinde kusursuz bir kainat yaratırdım. Bu biraz rol çalmak oldu ama işin özü bu.


Evrenin ve atomun yüzde 99unun boşluk olduğu ve sonsuz hiçliğin tam ortasında yaşarken ben varım deyip kişisel hırslarımızın olması bizi Dostoyevski’nin “Gülünç Bir Adamın Düşü”nden ibaret kılıyor.


Gökyüzünde mutlu şarkılar söyleyen birileri varmış gibi bize her göğe baktığımızda üzerimize gözle görülmeyen yıldız tozlarıyla umut ve mutluluk saçıyorken biz bunun kıymetini bilmeyecek kadar bu evrenden soyutluyoruz kendimizi.


Günümüz dünyasına musallat olmuş bir kötülük çağı tarafından esir alindik. Hiçbir şeyin düzelmeyeceğini düşünmek içimizi çürütüp, bizi duygusuz insanlar olmaya itiyorken keşke kötülükleri defetmek için tüm dikkatimizi evrenin sonsuzluğuna kanalize edebilsek. Belki o zaman tüm bu musibetleri Mars ve Jüpiter arasındaki asteroid kuşağında toplar hidrojen bombalarıyla yok edebilirdik.


İki trilyona yakın galaksi ve her galakside trilyonlarca yıldız. Her yıldızın çevresinde dolanan gezegenler, uydular bir zerreden doğan şeyler hep. Binlerce ışık yılı ötede bulunan galaksilerin gizemli fotoğraflarının önümüze düştüğü bir zaman diliminde yaşadığımız için çok sanslıyız aslında.


Ve tabii ki doğada ki her şeyin birbiriyle etkileşim zincirine girmesinden oluşan nefis hikayeler... Bu yazıyı çok sevdiğim bir hikaye ile bitirmek isterim. Beni en çok etkileyen efsane, nilüfer çiçeklerinin gökyüzünden düşmüş yıldızlara benzetilmelerinden doğan hikaye...


Çok uzun zaman önce kızılderililer arasında bir söylenti dolaşır. Söylentiye gore Ay bir kızı severse o kızı gökyüzünde bir yıldız haline dönüştürecektir. Paje'nin kızı (kızılderililer arasında bir peygamber olduğu söyleniyor) bu söylentiden çok etkilenir ve yıldız olmaya karar verir.
Prenses herkes uyurken ve Ay gökyüzünde dolaşırken, Ay'in onu görebilmesi umuduyla tepelere doğru her gece yürür. Prenses ne yaparsa yapsın Ay onu bir türlü görmez. Prenses ise bu yüzden her gecenin sonunda hıçkıra hıçkıra ağlar.


Bir gece prenses gölün kenarında dolaşırken berrak sularda Ay'ın görüntüsüyle karşı karşıya kalır. Prenses artık yıldız olacağı için o kadar sevinir ki Ay'ın onu gördüğünü ve gökyüzüne götürmeye geldiğini sanıp kendini göle atar.
Ay sonunda güzel prensesi fark etmistir gerçekten ancak yüzme bilmeyen prenses çoktan ölmüştür.


Ay güzel prensesin haline üzülür ve gece gökyüzünü aydınlatan tüm yıldızlardan farklı bir yıldız haline getirir onu.
Prenses suların yıldızı olmuştur. O anda yalnızca geceleri açan bir bitki doğar. Güneş sabahın erken saatlerinde ortaya çıktığında bu çiçekler pembe renge dönüşürler. Gökyüzünden düşen nilüfer çiçeğinin hikayesi böyle işte.


Aslında bu biraz da geçen günlerde kaybettiğimiz Prenses Leia'yı da andırmıyor değil.

...

Bu ay bir konuk yazarım daha vardı: Murat Oğru. Murat'ın, bizi 70'li yıllara götüren, o zamanların bilim-kurgularından, çocukluğun uzay gemisi sevdalarından "anne terliği"ne uzanan keyifli yazısını da aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz:



Ayrıca Ocak ayının teması henüz bitmedi. Ozlem Sencan Blog'da 1 hafta daha tema, Uzay olacak. Uzay konusu ile ilgiliyseniz, konu hakkında yazmak, konuk yazar olmak, röportaj yapmak isterseniz lütfen ozlemsencans@gmail.com adresinden bana ulaşın.

0 comments:

Blog Archive

Powered by Blogger.