Monday, January 2, 2017

Farelerle olan mücadelemizde şimdilik fareler 2-1 önde

Doğanın içinde yaşamak çok keyifli ve öğretici bir deneyim. Sabah pencerenizden baktığınızda ağaçları, çalıları ve nehri görmek, kuşlar ve sincapları izlemek paha biçilemez bir mutluluk veriyor bana.
Ne var ki bu güzelliğin içinde, sizinle uyumlu bir şekilde yaşayan, koyduğunuz yemleri yeyip kendi yoluna giden hayvanların yanı sıra, evinizi istila eden, pisleten ve hastalık taşıyan hayvanlarla da muhatap olmak zorunda kalabiliyorsunuz. Biz birkaç haftadır fare istilası altındayız örneğin.

Bundan yaklaşık 3 hafta önce, mutfaktaki kaşık çekmecesinde küçük siyah, çörekotu gibi görünen pisliklerini fark ettiğimizde "gidip bir kapan alalım bari" rahatlığıyla yaklaşmıştık olaya. Öldürmeye kıyamadığımız için, öldürmeyen, hapseden bir kapan bulduk. İki tarafı da dışarıdan girilebilen ama içeriden çıkılamayan özel kapaklarla kapalı ve hayvan havasızlıktan boğulmasın diye hava delikleri bulunan kapanı alıp eve getirdik. Bir iki akşam kapanı kurduk, her kurduğumuzda bir fare yakaladık. Sevgili fare kardeşler, kapanın içindeki yiyeceğin kokusunu alıp onu yemek üzere kapana giriyorlar ama dışarı çıkamıyorlar ve mecburen bizim uyanmamızı bekliyorlardı. Emre sabah onları bahçenin az dışında, yolun olduğu yerde serbest bırakıyordu. Ne var ki yakalanan fareleri ardı arkası kesilmiyor, faresiz günümüz geçmiyordu. Bu arada tabii ki farenin dadandığı çekmeceleri boşalttığımı ve mutfağın bu süre içinde alt üst olduğunu söylemeye gerek yok.

Öldürmeyen, hapseden fare kapanı.



Bir süre bu şekilde devam ettikten sonra, dışarı bıraktığımız farelerin yeniden içeri girdiğini ve bize nanik yaptığını fark edip mücadelenin şeklini değiştirmeye karar verdik. Gidip köpük aldık. Artık çalışmayan bulaşık makinesini söktük. Makinenin bağlantı noktalarından kaynaklanan delikleri köpükle kapattık. Mutfak dolaplarının içinde, arasında, ve dışında, farelerin yuvalanabileceği ve hareket edebilecekleri delikleri ise ciddi bir marangoz işçiliğiyle tıkadık. Emre artık ölçü alıyor, tahta kesiyor, mutfak dolaplarının geçiş noktalarına vidalıyordu. Ben fare pisliği olan her yeri yeniden temizliyor, farelerin değmiş olabileceği her şeyi yıkıyor ve başka bir yere kaldırıyordum. Günler marangozlukla, tesisatçılıkla, bulaşık yıkamakla geçmeye başladı.


Ne var ki bu son çabalarımız, konuyu çözmek yerine daha da karmaşık bir hale getirdi. Şöyle ki, artık mutfak çekmecelerinin ve dolaplarının içinde rahatça gezinemeyen farecikler, tezgahın üstüne çıkmaya başladılar. Bu çok sevimsiz bir duruma yok açtı: Boşalttığım çekmece ve dolaplardaki bütün eşyalar, mutfak tezgahlarının üzerinde, şu fare konusunu halletmemizi bekliyorlardı. Onlar öyle bekledikçe, minik fareler onların arasında dolaşıp, muhtelif yerlerine pisliklerini kondurmakta hiçbir sakınca görmemişlerdi. Hal böyle olunca, mutfak tezgahının üzerindeki her şeyi yeniden ve yeniden yıkamak icap ediyordu. Her şeyi. Her bir tencereyi, tavayı, kapağı, kaşığı, çatalı, süzgeci, ızgarayı...ne varsa. Sabah kahvaltısının hemen akabinde başlayan bulaşık ritüeli, akşam 8 gibi bitiyordu ve bu benim zamanında epidural yemiş belime hiç ama hiç iyi gelmiyordu.

Bu sadece 1 çekmece. Bunun 7-8 katı mutfak eşyasını her gün yeniden yeniden elde yıkamak zorunda olduğunuzu hayal edin. 


Her gün bir sürü delik kapatmamıza rağmen çözülmeyen bu konu, birkaç gün de böyle devam ettikten sonra Noel tatili için Toronto'ya gittik. Toronto'da olduğumuz süre içinde fare konusunu pek düşünmedik. Unutmak istedik. Hiçbir şey yapmadan birkaç gün geçirmenin tadını çıkarmak istedik çünkü hem fiziksel hem de psikolojik olarak yorulmuştuk. Eve döndüğümüzde daha etkili önlemler almaya karar verip, evi kapatıp çıktık.

Günler süren bulaşık maratonunun ardından Toronto ilaç gibi geldi. Emre'nin ailesiyle vakit geçirdik. Güzel restoranlara gittik, güzel yemekler yedik, dinlenip enerji topladık. Bu keyifli birkaç günün ardından, önümüzdeki hafta Discovery Channel'ın belgeselini yapacağı meşhur 401 numaralı karayolunda 5 saat süren bir yolculuk sonunda evimize döndük.

Tam burada yeni bir paragraf açmak gerekiyor zira döndüğümüzde, evi bulduğumuz hali anlatmak için bir cümle yetmeyecek. Evi insansız ve köpeksiz bulan farecikler haliyle alanlarını genişletmişler, mutfak tezgahının üzerinden diğer odalara da geçiş yapmışlardı. Çocuğun odası hariç her yere girmiş ve afedersiniz sıçıp sıvamışlardı. Oturduğumuz kanepenin, yatağımızın üzerinden, gardrobumuzun içinden fare temizlerken "Bu kadarı yeter, There will be Blood!" dedim. Şimdi acil olarak kanepeyi temizlemek, halıları temizlemek ve her yeri silmek gerekiyordu. Sonra farelerin pisletmediği odadan çarşaf bulmak ve yatakları değiştirmek gerekiyordu. Farelerin girdiği gardroptan her şeyi indirmek, yıkamak ve asmak gerekiyordu. Hava zaten kararmıştı. Tüm bu işleri yapıp çok da geç olmadan çocuğu yatırmak da lazımdı. Neyse, bir şekilde yetişti işler. Çocuk yattı. Gidip bahçedeki kulübeden öldürmeli kapan bulup getirdik. Yeni kapanları pakette anlatıldığı gibi kurmaya çalıştık. Olmadı. Açtık internetten video izledik. Yine olmadı. Baktık bir ara parmak gidecek. Öldürmeli kapandan da vaz geçtik.
Zaten nasıl öldürecektik ki. Biz sivrisinekleri bile öldüremeyiz.

Peki şimdi ne olacaktı...
Nasıl başa çıkacaktık bu sorunla?

Ertesi gün büyük taarruz başlattık. Seferberlik ilan edecek, topyekün saldıracaktık. Fırını ve buzdolabını çekip, dip köşe temizlik yaptık. Mutfak çekmecelerini ve dolaplarını sökmeye başladık. Her şeyin içini, arkasını, aralarını temizledik, bütün ama bütün delikleri kapattık. Boruların eve giriş-çıkış noktalarını mühürledik. Artık Emre, inşaat ve marangozluk konularında uzman olmuştu. Ayrıca topyekün saldırı gereği öldürmeyen kapanı yeniden kurduk. Bu kez yemi değiştirip peynir yerine fıstık ezmesi koyduk. İlk akşam fare pisliklerinde gözle görülür bir azalma oldu. Fare tezgaha çıkmış, azcık yürümüş, sonra hemen kapana girmişti. Onu dışarı bıraktık. Bir sonraki gece Emre nöbet tuttu. "Hala nereden çıkıyor bu fareler" diye bekledi. O son deliği de keşfetti. Kapattı. Yattı. Sabaha karşı bir gürültüyle kalktı. Baktı kapanda fare var, kapanı alıp verandaya koydu. Sabah serbest bırakırım deyip yeniden yattı. Uyandığında fareyi bırakmaya gitti. Geri döndüğünde beti benzi atmıştı. "İki tane fare vardı. İkisi de ölmüştü" dedi. Anlattığı manzara korkunçtu. Farelerden biri, diğerini kemirmiş ve öldürmüştü. Sonra da kendisi ölmüştü. "Ayyy bir de kuduz olmasınlar şimdi!" diye panik yaptım hemen. İnternetten baktık. Fareler alan kavgası yaparken veya yiyeceği paylaşamadıklarında birbirlerini öldürebiliyorlarmış. "Vaaay demek bazı insanlar da aslında fareymiş" dedim içimden.




O günün ardından fare sorunumuz halloldu.
Bir iki gün üst üste hiçbir yerde fare pisliği görmedik. Çekmeceleri ve dolapları yerleştirdik, mutfağı eski haline getirdik. Bir sürü yer açıldı. Yıkadığım her şey temiz kaldı. Benden mutlusu yoktu. Şimdi farelerle 1-1 berabereydik. Bir önceki blog yazısında yılbaşı akşamı kendimi çok güzel ve başarılı hissettiğimi yazmıştım. Başarılı hissetmemin nedeni fare istilasını geri püskürtmüş, evi farelerden temizlemiş olmamızdı. Kameralı Hangouts yaparken hevesle Mukaddes'e anlatıyordum. "Bu da benim 2016 yılından bir başarı hikayemdir" diye bağladım konuyu. Sonra tertemiz mutfağımda keyifle yemeğimi yaptım.

Artık kapan kurmak da lazım değildi. Ne de olsa fareler gitmişlerdi.
Veya acaba öyle mi olmuştu gerçekten... (Burada kamera anlatıcının yüzüne yaklaşıyor. Anlatıcının kaşlar havada, gözler kocaman açılmış)

Yılbaşı gecesi, canımız İstanbul'daki olaylara sıkkın bir şekilde yatmış, pek de uyuyamamıştık. Gece 5'te uyandığımızda Emre gidip mutfağı kontrol etti. "Baby! Fareler geri gelmiş" diye döndü geri.
Fareler 2-1 öne geçmişti. Biz parmak kadar hayvanlara 2-1 yenilmiştik.
Yeni yılın ilk günü, savaşın aslında bitmemiş olduğunu, sadece geçici bir süreliğine ateşkes ilan edilmiş olduğunu idrak ettiğimiz gündü.

Ne var ki biz de artık ilk günlerdeki gibi şaşkın değildik. Donanımlıi deneyimli ve becerikliydik. Artık iz sürmeyi, bir fare gibi düşünmeyi ve farenin nerede saklanıyor olabileceğini şak diye tespit edebilecek duruma gelmiştik. Nitekim fırının çekmecesini açtığımızda hemen yuvayı bulduk. Fakat önceki geceki zavallı farecik, fırın tepsilerinin altında sıkışıp ölmüştü. Bunu kendi kendine nasıl becerdiğini bilemiyorum. Aslında sevimli de bir hayvancıktı. Onu öyle görünce üzülmedim de diyemeyeceğim. Fırın tepsilerini attık, fırının çekmecesini dezenfekte ettik. Mutfak dolaplarının olduğu yerde, çomar köpeğimiz Suzy'nin ısrarla önünde beklediği bir delik daha fark ettik. Onu da kapattık. Yeninden kirlenen her şeyi yıkadık ve yattık.

Sabah her yer temizdi. Tabii bunu bir zafer olarak mı algılamalıyım, yoksa bir başka ateşkes mi, bilemiyorum. O yüzden müsabakayı 2-2 berabere kapattık demek için henüz çok erken.

Okuduğum kadarıyla fareler, kedi kokusu olan yerlere yerleşmiyorlarmış. Konuyu kökten halletmek için buradaki barınaktan, köpeklerle yaşama konusunda deneyimli bir kedicik evlat edinmeyi düşünüyoruz bir süredir. Noel tatilinin bitmesini bekliyorduk. Bugün itibariyle tatil bitti. Kedicik her an aramıza katılabilir. Böylece minik farecikler de kendilerine daha uygun bir ev aramak için buralardan gidebilirler.

Temsili kedicik.


Dilerim ki bu konu artık burada kapanır ve ben bundan sonraki yazılarımda kedi mırlaması, köpeklerle kedinin dotluğu gibi güzel şeylerden bahsederim.


0 comments:

Blog Archive

Powered by Blogger.