Thursday, December 8, 2016

Röportaj - Mukaddes, Bulgaristan'dan Türkiye'ye Göç Hikayesini Anlatıyor: Bölüm II


  • İlkokula Bulgaristan'da başlamıştın. Göç ettikten sonra Türkiye'de devam ettin. İki ülkenin eğitim sistemlerindeki farkları ve eğitime bakış açılarını hatırladığın kadarıyla anlatır mısın?
Ben 2 yaşında kreşe verilmiş bir çocuğum. Orada okul öncesi eğitim zorunluydu. Tabii kimse size 2 yaşında çocuğu getirin demiyordu ama 10 aylıkken vermek zorunda kalan çalışan aileler de vardı 3 yaşında başlatanlarda. Anaokulunda tüm dersleri uygulamalı görüyorduk. Hayvanları, bitkileri vb. hep görerek, dokunarak öğrendik. Bir de tüm anaokulu hayatım boyunca mecburi olan öğlen uykularım vardı.

En temel fark buradakinin aksine okul öncesi eğitimin zorunlu olmasıydı değim gibi. Ben orada sıradan bir devlet okulunda ilkokula başladım. Hani her şehirde her kasabada bir tane Cumhuriyet İlkokulu vardır ya, onun gibi düşünebiliriz. Ancak okula başladığım yıl devlet bana tüm defter ve kitaplarımı verdi. Kıyafetlerimi verdi. Okulda kullanacağım materyalleri verdi. Sınıfımız amfi gibi düzeni olan tekli sıralardan oluşan bir sınıftı. Sınıf kapısının hemen dışında kendimize ait dolaplar vardı. Tıpkı şu Amerikan filmlerinde olduğu gibi.  Bu dolaplar sadece 1. sınıflara veriliyordu ama. Sanırım henüz küçük olduğumuz ve şahsi eşyalarımızın mesuliyetini alamayacağımız düşünüldüğü için.

Sabah aileler bizi okula bıraktığında sınıfça yemekhaneye gider kahvaltı ederdik. Sonra derse başlardık. Öğle olduğunda yine yemek için yemekhaneye götürülür oradan da 1 saatlik öğle uykusu için yatakhanelere alınırdık. Bu da sadece 1. sınıflar için yapılan bir uygulamaydı. Tabi biz öğlen uyumak istemez, yanımızda gizlice getirdiğimiz oyuncaklarımızla yorganın altında öğretmene yakalanmadan oynamaya çalışırdık. Çocukluk işte.

Bir de yine bizlerin yani 1’lerin katılmasının zorunlu olduğu ücretsiz hafta sonu gezileri vardı. Hemen hemen her hafta sonu tarihi bir yere götürülürdük. Öğretmenler bize rehberlik eder, oranın Bulgaristan ve öncesi ile ilgili tarihi değerini anlatırdı. Birinci sınıfa dair hatırladığım en net şeyler bunlar. Bu arada tüm bu anlattıklarım için ailelerimizden öyle uçuk kaçık aylık/yıllık ücretler alınmazdı. Belki sembolik bir miktar ödeme yapılırdı, o kadar.

Baktığınız zaman normal bir devlet okulunun 27 yıl önce öğrenciye sunduğu bu imkanları günümüzde ancak kolejler sunabiliyor. Daha birkaç yıl önce ücretsiz kitap dağıtılmaya başlandı. Orada birinci sınıf anaokulundan sonra bir geçiş gibiydi. Öğrenci bir anda onlarca sorumlulukla karşı karşıya bırakılmıyordu. Okul sevgisinin başladığı yıl olduğunun farkında olan bir sistemdi bence. Ülkemize baktığımızda 1.sınıfa giden çocuk el yazısını öğrenmeye zorlanıyor, sayfalarca ödevle baş başa bırakılıyor. Erken kalkması, uykusu, yemeği düşünülüyor diyemem. Bu yüzden de aileler adapte olmaya çalışan çocuklarının peşinde sefil oluyorlar resmen. Ben ana hatlarıyla şartları ortaya koydum, bakış açısını değerlendirmeyi sizlere bırakıyorum.


  • Türkiye'ye göçerken tüm mal varlığınızı Bulgaristan'da bırakmıştınız ve buraya en çok 1 metrekareye sığdırabildiğiniz eşyalarınızla gelmiştiniz öyle değil mi? Yanılıyorsam düzelt. Bu neredeyse sıfırdan başlamak demek. Neye güvenip de geldiniz Türkiye'ye? Ne gibi sıkıntılar çektiniz hayatınızı yeniden kurmaya çalışırken? En nihayetinde beklediğiniz gibi oldu mu her şey?
Söylediğin doğru. Her aileye 1 metrekarelik yer verildi trende. Ne sığdırabilirseniz artık. Altın geçirmek yasak, döviz geçirmek yasak. Elektronik cihazlara fahiş paralar aldılar geçirmek için. Şöyle söyleyeyim; çift kasetçalarlı bir müzik seti almıştı babam hiç unutmuyorum. İnsanlar böyle şeyleri gizlemeye çalışıyordu çünkü arama yapıyorlardı. Bizim tren hareket etmeden önce arama yapılırken babam çıkarttı kasetçaları, kompartmandaki masanın üstüne koydu. Bir de kaset koydu başladı çalmaya. Bildiğin artislik yaptı yani. Tabi bu bize yapılanlara tepki idi kanımca. Kasetçaları 1200 levaya  almıştı,geçirebilmek için ödediği gümrük vergisi ise 3600 leva. Hal böyle olunca insanlar yastıkların içine altınlar mı dikmedi gizlemek için. Yemek yaptıkları tencerelerin içine yine altınları mı gizlemediler, kıyafetlerin arasına ellerindeki dövizleri mi saklamadılar. Tam curcuna diyeceğim ama aslında çok acı şeyler tabi.

Bir de yine aklıma kazınan bir an da tam sınırdan geçmeden önce yine Bulgar tarafında trenimiz durduruldu. Tüm vagonları açtılar. Görevliler ellerindeki bıçaklarla yorganları yardılar. Yapağı dediğimiz koyun yününden yapılma yorganları geçirmemize izin vermediler. Neymiş? Koyun yünü para edermiş. Yani sıfırdan başlamak hakikaten duruma uyan bir tabir.

Ailem neye güvendi gelirken bilemiyorum. Sanırım öncelikle Türk hükümetinin bize kucak açmasına ve bizi mağdur etmeyeceğine güvendiler. Sonra da kendi çalışkanlıklarına ve azimlerine. Hayatımızı yeniden kurmaya çalışmak tabii ki çok zordu. Özellikle ekonomik olarak. Anlattığım şartlar altında gelmiş olduğumuz için elimizdeki para kısıtlıydı. Ailemin bir an önce iş bulup çalışması gerekiyordu. O yüzden de iş ayırt etmeksizin bulabildikleri işlerde çalışmaya koyuldular.O zamanlarda gelen ailelerin çoğu geri döndüğü için aileme güvenip iş veren bir yer bulmak da zor oldu bu arada. Hiç hakkını ödeyemeyeceğimiz uzak akrabalarımız vardı burada. Geldiğimizde biz ve halamlara yani iki aileye 1 ay evlerini açtılar. Bizi doyurdular, misafir ettiler, yardımcı oldular. Hala hayır duamızı alırlar.

Sonra kendi evimize çıktık.4 göz bir ev ve iki aile...Bir zaman sonra tek başımıza başka bir ev. Öyle öyle bugünlere kadar geldik. Ancak bana sorarsanız çektiğimiz en önemli sıkıntıyı şu cümle ile özetlerim : Bulgaristan'da iken Türk'tük,Türkiye’de Bulgar olduk. Orada etnik kimliğimiz yüzünden sıkıntı yaşadığımız için buraya geldik ama buradaki insanlara da Bulgar olmadığımızı anlatmakta epey güçlük çektik. Maalesef. Her şey beklediğimiz gibi olmadı tabi bunun sonucunda. Kendi adıma söyleyecek olursam, özellikle psikolojik olarak hayat mücadelem çok erken bir yaşta başlamış oldu.

Bulgaristan’da, Türk olduğunuz için gördüğünüz baskı ve ayrımcılıktan kurtulmak için, memleket saydığınız Türkiye topraklarına göç ettiniz. Türkiye’ye geldiğinizde sizi bağrına basan, göç etmenize sadece aracılık etmeyip buradaki rahatınızı ve refahınızı da sağlamaya çalışan bir memleket profili görmeyi bekliyordunuz. Bu beklentiniz gerçekleşti mi? Peki Türkiye'de daha farklı bir ayrımcılığa maruz kaldınız mı?
Az önce biraz bahsettim aslında. Buraya gelen ailelerin bir kısmına devlet ev verdi. İlk geldiğimiz zaman bizi seçtikleri yerlere yerleştirmeye çalıştılar. Bize Amasya’ya gidin denmişti mesela. Ama babam o zaman burada olan akrabalarımıza fikir danıştı. Onlar da oralarda yapamayacağımızı, Trakya’ya kıyasla adaptasyonda daha çok zorlanacağımızı söylediler. Sanırım buralarda göçmen kökenli bir nüfus olması sebebiyle daha rahat edeceğimizi düşündüler. Babam da söylenenleri dikkate alıp gitmedi.

Sonra bize Kırklareli’nin bir köyünün biraz dışında yapılmış evlerden vermek istediler. Ancak babam bizim eğitimimizin ve şartlarımızın orada çok zor olacağını düşündüğü için gitmedik. Bir şekilde kendi imkanlarımızla tutunduk. Ancak şunu çok net söyleyebilirim ki o zaman gelen ailelerin çok önemli bir kısmı burada karşılaştıkları zorluklara dayanamadı ve geri döndü. Tabii ki etrafımızda bize çok saygılı davranan ve yardımcı olmaya çalışan insanlar vardı. Genelleme yapmak hiç doğru olmaz ancak etnik kimliğimizi burada anlatmak gerçekten çok zor oldu. Yaşadığımız mahallede çocuklar, biz Bulgaristan'dan geldik diye bizimle sokakta oyun oynamak istemiyorlardı mesela. Bu defa da Bulgar zannettikleri için bir ayrımla karşı karşıya kalmıştık


  • Peki sen annen ve babanın yerinde olsaydın aynı kararı verir miydin? Göç eder miydin yoksa "Bir gün nasılsa bu eziyetler de bitecek." diye düşünüp Bulgaristan'da kalır mıydın? 
Bunu ben de dönem dönem sorarım kendime. Çok büyük ve zor bir karar olduğu kesin! 34-35 yaşlarında iken yanında biri 7 biri 14 yaşında iki çocukla ülke değiştirmeye karar vermek gerçekten her babayiğidin harcı değil. Sırf bu sebepten ailemin hakkını ne yapsam ödeyemem çünkü bana göre kendi rahatlarından, standartlarından, hayatlarından vazgeçip bize bir hayat kurmak istediler. Çocuğum olmadığı için tam olarak onların penceresinden bakamıyor olsam da ben de muhtemelen aynı kararı verirdim. Çünkü onlar kadar olmasa da ben de o baskıları yaşadım ve psikolojik olarak insanı ne kadar çok yorduğunu biliyorum. Ben de çocuğumu bunlardan kurtarmak isterdim sanırım. Tabi bu kararı verirken yanımda olan adama da fazlasıyla güvenmem gerekir. Annem babama epey güveniyormuş demek ki ailesine sahip çıkma konusunda.


  • Eğer etnik ve kültürel ayrımcılığa uğramasaydınız  yine de göç eder miydiniz sence?
Zannetmiyorum. Sonuçta orada standartlarımız gayet iyiydi. Ailemin maddi durumu yerindeydi. Bağlarımız ,bahçelerimiz vardı. İyi eğitim alıyorduk ve fırsat eşitliğimiz vardı. Durup dururken insan neden bunları arkasında bıraksın ki? İnsanlara söylediğimde bunu abartı sanıyorlar ama gerçekten biz zengin-fakir kavramını burada öğrendik.


  • Hala ara sıra Bulgaristan'a gidip geliyorsun. Üstelik orada doğduğun için çifte vatandaşlığını da aldın. En son oy kullanmaya gitmiştin yanılmıyorsam. Bize biraz haber verir misin, şu an durumlar nasıl orada? Türkler hala ayrımcılığa uğruyor mu? (Eğer yanıtın evet ise) Bunun önlenmesi için herhangi bir çalışma yapılıyor mu? Bulgaristan'da yaşayan Türkler politik olarak yeterince temsil ediliyorlar mı?




Bu konuda çok fazla bilgi sahibi olmamakla beraber son yıllarda yine baskıların eskisine göre arttığını duyuyorum. Devlet bunları önlemek için herhangi bir çalışma yapıyor mu bilemiyorum doğrusu. Yapıyorsa akıllık ediyordur ama. Sonuçta Türkler orada var ve oranın da vatandaşı. Kabinede Türk milletvekillerinin ve bakanların olduğunu duymuştum. Temsil oranımız tatmin edici mi bilemem ancak bu bile onca yaşananlardan sonra nispeten pozitif bir durum bence. Diğer yandan temsilimizi engellemek isteyen kafatasçı bir zihniyetin de maalesef hala var olduğunu biliyorum. Bahsettiğin seçimlerde Türkiye’de yaşayan vatandaşların oy kullanmamaları için türlü oyunlar çevrildiğini kulaktan dolma da olsa işitmişliğim var.

  • Türkiye'de yaşamaya devam etmek istediğin için, bu Cadı avı ortamında seni zor durumda bırakmamak adına, ayrımcılığa uğramamak için o kadar ülke değiştirip yıllar sonra kendi ülkende hem günlük yaşamın her yerinde cinsiyet bazlı ayrımcılığa, hem de sadece ülkenin kuruluş değerlerine sahip çıktığın için ideolojik ayrımcılığa uğramak, ülkeyi yöneten kişiler tarafından çapulcu, vandal ve bilimum kötü şey ilan edilmek hakkında ne düşünüyorsun? Bu senin göç ile ilgili düşüncelerini değiştirdi mi? diye sormayacağım ama sen yine de dilersen anlatabilirsin. 
Biz aile olarak bu sorunun tamamına cevap olabilecek bir söylemde bulunuyoruz son zamanlarda. Maalesef diyerek aktarmak isterim : Böyle yönetileceğimizi bilseydik hiç yerimizi, yurdumuzu, rahatımızı bozmazdık. Burada yönetilmekten kasıt tam olarak senin sorunda geçen unsurlar. Özgür olarak fikrimizi, kimliğimizi, düşüncemizi beyan edebilmek amacıyla geldiğimiz ülkede çeşitli zamanlarda ve çeşitli şekillerde yine ötekileştirilmek, ayrıştırılmak, yaftalanmak çok adil gelmiyor bana doğrusu.

Ben hayatımda ilk defa 7 yaşında ezan dinledim. Buraya gelene kadar bayram benim için ailemin beni güzel kıyafetlerle giydirdiği sıradan bir günde güvenlik görevlilerine yakalanmadan gidip Türk ailelerinin elini öpmek demekti. Eniştem kuzenimi gizlice sünnet ettirdi diye hapis yattı orada. Dinini yaşayamamanın nasıl bir şey olduğunu çok iyi biliyorum. O yüzden ülkemde din unsurunun çok fazla alanda çok fazla dillendirilmesini, ayrım veya “yalakalık” unsuru olarak kullanılmasını, kısacası araç edilmesini doğru bulmuyorum. Eğer dinimizi yaşama özgürlüğümüz ülkemizde elimizden alınsaydı, o zaman anlardık yaşayabilmenin ne kıymetli bir şey olduğunu. O zaman bu kadar hor kullanılmazdı diye düşünüyorum. Sokakta Türkçe konuşmak yasaktı mesela. Ceza kesiliyordu. Köyde şalvar giymek yasaktı. Türklük sembolüymüş diye. Hayatın çok temelinde olan din,dil ve etnik köken gibi unsurlarda baskı yediğin bir yerden gelip 27 yıl sonra bu baskıların farklı şekilde vücut bulduğu bir ayrıştırma ortamında olmayı pek sevimli bulmuyorum açıkçası.


  • Sohbetimizin başında, senin bir kedisever olduğuna kısaca değinmiştik ama bence bu konuyu daha ayrıntılı bir biçimde ele almamız gerekiyor. Seni yakından tanıyanlar ve sosyal medya hesaplarını takip edenler kedilerine olan düşkünlüğünü çok iyi biliyorlar. Bize biraz kedilerinden bahseder misin?
Kırklareli’ye 3 kedimle birlikte döndüm. Alf,Eva ve Loki. İran kedisi olan bu arkadaşların  yavrularından biri de ailemin evindeydi: Paşa. Bir de Haziran ayında prensesimiz Lea katıldı aralarında. Böylece ailemin evine 5 kedi ile çökmüş oldum.


Eva’yı kısa bir zaman önce böbrek yetmezliği yüzünden kaybettim maalesef. Benim için çok kötü günlerdi. Doğduğunda bana gelmiş ve 3,5 yıl boyunca bana arkadaşlık etmişti. Işıklar içinde uyusun fıstık kızım…

Kedi,benim karakterini çok sevdiğim bir hayvandır. Hepsinin kendine özgü özellikleri var. Hırçın bir kediyi uysal yetiştiremiyorsunuz mesela. Yanınızda yatmak istiyorsa öyle olacaktır, aksi düşünülemez. Mamayı beğenmedi mi? Değiştireceksiniz, mecbursunuz. Kendi bireyselliklerine sahip çıktıklarını düşünüyorum. Bu yüzden de kedisever olduğum doğrudur. Galiba onların bu karakter özelliğini küçüklüğümden beri sürdürdüğüm “Ben bir bireyim.” mücadeleme benzetiyorum.


Sadece evinde değil, sahipsiz bulduğun her yerde kedi besliyorsun. Bir ara hem ev hem balkon kedilerin vardı mesela. Evinin önüne sokak kedileri için su ve mama bırakıyorsun. Bu herkesin sahip olmadığı bir bilinç, bir merhamet boyutu. Sence bu doğuştan gelen bir itki mi yoksa aile içinde, sosyal çevrede mi öğreniliyor?
Aileden kaynaklanan bir özellik olduğunu düşünüyorum. Kendimi bildim bileli bizim evimizde hep hayvan oldu. Dedelerim bana “Hayvan sevmeyen insan da sevmez.”derdi hep. Bu cümle kulağıma küpe olmuştur.

Kedi alıp eve getirdiğim zaman annem bana “Çabuk onu çıkar bu evden.Tüyleri dökülecek ortalığı kirletecek”benzeri cümleler kurmadı hiç. Tam tersi çöp kenarında ölmek üzere olan iki yavru kediyi montunun içine sokup eve getirdiğini bilirim onun. Bu yüzden bu sevgi aile bile değil önce anneden gelir bence. Eğer anne evdeki herhangi bir hayvana sırf millete temiz ev gösterecek ya da daha az temizlik yapacak diye çığırmıyorsa, arıza çıkartmıyorsa o anne güzel annedir benim için. Kendi de merhametlidir, yetiştirdiği çocuk da merhametli olur. Sosyal çevre belki belli oranda hayvan sevgisinin gelişmesinde etkilidir ama yine de ailenin tepkisine toslamamak şartıyla.




  • Yoğun ve yer yer kariyer babında bir kadın olarak “haddini aştığını” düşünen kişilerin ayrımcılığına uğradığın bir iş hayatının ardından uzun bir dinlenme, bir içe dönüş dönemi yaşıyorsun. Memleket ve aile kavramları etrafında dönüyor bu aralar yaşamın. Bu dönem sana Bulgaristan’dan Türkiye’ye ilk göç ettiğiniz zamanı anımsatıyor mu hiç?
Anımsatmıyor aslında. O zamanlar çok çetin bir  mücadele ile geçmişti. Şimdi de belli bir mücadelem var tabi, özellikle iş konusunda ancak o zamanlardaki kadar zorlandığımı söyleyemem. E bir de büyüdüm tabi. Şimdi olayları çok daha bilinçli olarak ele alabildiğimi düşünüyorum.


  • Peki seni ve kedilerini bundan sonra ne gibi maceralar bekliyor sence?

Belli olmaz. Tam benden gelecek bir cevap değil mi?  Hayatın içindeki işaretleri takip etmeyi seven ve önemseyen biriyim. Kaderci tarafım da kuvvetlidir bu arada. O yüzden bundan sonra ne olacaksa benim için hayırlı ve iyi olacağına dair inancım sonsuz. Mekansız biri olduğum için şehir veya ülke değiştirmek benim için işten bile değil. Bir kez yapınca bir daha ve bir daha yapabiliyorsun bunu. Bir bakmışsın kapital hayata direnemeyip İstanbul’a falan gitmişim. Ya da bir bakmışsın iyice radikalleşip Kanada’ya yanına gelmişim yüksek lisans, vs. için. Ya da belki belli bir zaman sonra “evli,mutlu,çocuklu” biri olmuşum. Bunların hiçbiri için olmaz diyemem, hepsi mümkün. Tabi hayat bana ne getirirse getirsin, beni nereye sürüklerse sürüklesin kedilerimin her daim yanı başımda olması en büyük temennilerimden biri. Biz onlarla güzel bir takımız.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Röportajımızın orijinal hali burada sona eriyor. Sonra whatsapp üzerinden yayına hazırlama aşamasını konuşurken bir anda aklıma geliyor:

"Aaaa! Ben sana Beşiktaş'ı sormadım ya!!!"

"Dur hemen anlatayım" diyor Mukaddes. Sonra aşağıdakileri yazıyor bana:


"Bulgaristan'dan ilk geldiğimizde halamın benden 2 yaş küçük olan oğluna 9 numara Şifo Mehmet forması vermişti bir komşu teyze. Çubuklu olanından.Oğluna küçük geliyormuş. O formayı gördüğümde Beşiktaşlı olmaya karar verdim. Sonra babama gidip hayati bir karar vermiş gibi açıkladım bunu: baba ben Türkiye'de hangi takımı tutacağıma karar verdim, Beşiktaş. Henüz 6 aylıkken beni battaniyelere sarıp stadyumlara götürerek içime futbol aşkını koyan babam bu tercihimi beğendi. Meğer Bulgaristan'da iken o da bu takımı takip eder,severmiş. Böylece iş biraz tersten olsa da önce ben sonra babam Beşiktaşlı olduk. Büyüdükçe doğru bir karar verdiğimi daha iyi anladım. Kim ne derse desin Beşiktaş taraftarının bir ruhu vardır. Çarşı bizim görünen yüzümüz tabii ama aslında herkes o ruhun bir parçasını taşır.Konu sadece futbol değil yani benim için. Bıraksan daha çok şey söylerim bu sevda üzerine de en sevdiğim cümle ile özetlemiş olayım : tedavisi olmayan tek hastalık Beşiktaşlılık!"



~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


Ben de tipik bir Galatasaraylı nezaketiyle "Saygılar!" diyorum kendisine.


Tuttuğumuz takım dahil, pek çok konuda Mukaddes ile aynı fikirde olmamamıza rağmen, bunu, bize daha çok empati kurma şansı tanıdığı için, birbirimizden bir şeyler öğrenme fırsatı yarattığı için hep kendi faydamıza kullandık. Birbirimizin farklılıklarına saygı duyduğumuz hatta bu farklılıklardan öğrenme ortamları yarattığımız oranda birlikte güzellikler üretebiliyoruz.

...


Şu an bir yandan bu röportajı yayına hazırlarken aslında daha ne çok şeyi sormayı unuttuğumu fark ediyorum. Sonra "Olur o kadar!" deyip affediyorum kendimi. Ne de olsa bu benim ilk röportaj deneyimim.

Kapanış bölümünde şöyle bir açıklamada bulunma ihtiyacı hissediyorum:

Bu röportajı ajitasyon veya düşmanlık üretmek maksadıyla yapmadık.
Öncelikle göçmenlik olgusunu irdelemek istiyorduk. Göçmenliğin ilk yıllarındaki o hiçbir yere ait olmama hissini, her yerin yabancısı olmanın nasıl bir duygu olduğunu, ayrımcılığa uğramanın insanın zihnini nasıl etkilediğini konuşmak istedik. 

Bu konu geçmişte, sıklıkla anti-sosyalist propaganda aracı olarak da kullanıldı ve kolaylıkla o şekilde anlaşılabilecek bir başlığı var. Bu yüzden soruları seçerken çok dikkatli olmak, yiğidi öldürürken hakkını yememek icap ediyordu. Mukaddes'in konuşmalarından da anlaşılabileceği üzre, oradaki insanlar sosyalist bir ekonomik sistemden dolayı kaçıp gelmediler. Onların kaçtığı şey, baskı ve ayrımcılıktı.

Her insan anadilini özgürce konuşabilmek, kendisine "aile" dediği kişiler tarafından verilen adı kullanabilmek, evinde konuştuğu ve en iyi bildiği dilde eğitim alabilmek, bir başka insana zarar vermemek ve onun özgürlüğünü kısıtlamamak kaydıyla kendi geleneklerini sürdürmek istiyor. Bu isteklere ket vurulması, bir çeşit aşırılığa, kaosa ve bölünmeye yol açıyor.
Oysa ki bir toplumun temel taşı dayanışma olmalı, ayrışma değil. Bu da toplumdaki her bireyin, kendine haslığına, barışçıl bir biçimde kendini ifade etme hakkına saygı duymak ile başlayacak bir süreç. 
Ancak birbirimize saygı duyarak, hepimizin can taşıdığını daima aklımızda tutarak, birbirimizin varlığını kabul ederek ve farklılıklarımızın bizi zayıf değil, aksine daha güçlü ve daha güzel yaptığını takdir ederek tüm insanlığın faydasını gözeten, dayanışma temelli bir toplum haline gelebiliriz.

Saygılarımla. 





Tags

0 comments:

Blog Archive

Powered by Blogger.