Wednesday, December 7, 2016

Röportaj - Mukaddes, Bulgaristan'dan Türkiye'ye Göç Hikayesini Anlatıyor: Bölüm I





Merhaba Mukaddes,
bilmeyenler için seninle olan dostluğumuzun uzun tarihini kısaca özetler misin?

- İyi şeyler birden bire olur derler ya, ben buna inananlardanım. İçinde plan yoktur, hesap yoktur, tamamen duygu temelindedir birden bire olmak durumu. Dostluğumuz için de birden bire oldu desem yanlış olmaz sanırım. Evet, üniversitede aynı sınıftaydık ama hangi sebeple ve ne ara hayatlarımız birbirine karıştı bilemiyorum. Tabii ki o zamanlardan aklımda kalan birkaç kült an var: yazın Kuşadası’na yanına geldiğimde gece eğlenmeye çıkmıştık. Sonra neredeyse tamamı müzisyenlerden oluşan 20 kişilik bir grup halinde sahildeki kayalıklarda sabahlamaya karar vermiştik. O zamanlarda Kuşadası şimdiki kadar büyük ve kalabalık değildi. Daha güvenliydi bile diyebiliriz bence. Sahildeki kayalıklarda opera mezunu arkadaşımız Ayça’ya (Gümrükçü) “Zöööön bebeğim zöööön çaresiiiiz başım.” şeklinde sesiyle artistlik yapmaya çalışan ciğer yemiş arkadaşı unutmam mesela. Ya da sabahın köründe sokaklarda kollarını açmış döne döne ve şarkı söyleyerek eve giden kafası güzel abiyi.

Evet Kuşadası'nın efsane Rock barı Big Bang zamanlarıydı. Hepimizi oraya dolduran şey Rock müzik aşkıydı. Müzik bittikten sonra da hemen eve gidilmezdi. Racon öyleydi. Bir çorba içilir bazen de sahilde oturulup müzikten konuşulmaya, gitar çalınıp şarkı söylenmeye devam edilirdi.
- Okul bittikten sonra İzmir’den taşınmam sebebiyle bir süre uzak kaldık. 2008’de hayat beni yine İzmir’e taşıdı ve bundan sonrası hiç kopmadığımız bir süreç olarak ilerledi. Garip olan tarafı ikinci kavuşmamız da yine birden bire oldu ve dostluğumuzun “iyi bir şey” olduğu tescillendi. Hayatın insanı gerçekten büyütmeye başladığı “hayatını kurma dönemi” dediğimiz zamanlarda hep vardın, vardık. Kafam ne zaman bozulsa sana kaçtım. Bütün hayal kırıklıklarıma da mutluluklarıma da şahit oldun, ben de seninkilere tabi. Geldiğimiz noktada ise oğlun ve neredeyse benim de oğlum olan Aydın Ata beni ailenin bir ferdi olarak sayıyor! Daha ne istenir ki bir dostluktan.


Tanışmamıza da vesile olan üniversite bölümümüzle ilgili bir soruyla devam edelim. Seni o bölümü okumaya iten şey ne oldu? Neden Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü'nü seçtin?
- Aslında ben de sınav sistemi “mağdur”larından biriyim. İlkokuldan sonra Anadolu Lisesi’ne başladığım ilk gün ve ilk derste İngilizce öğretmeni olmaya karar verdim. Sonrasında acaba ne olayım diye hiç düşünmedim. Tek hedefim vardı: Boğaziçi İngilizce Öğretmenliği. Lise 1’i bitirdiğimiz yıl sınav sisteminde bir değişiklik oldu. Öğretmen Liselerine verilen ek puanlar sebebiyle tüm sorulara doğru cevap versem bile istediğim bölüme giremeyecek duruma geldim. Bu sebeple de öğretmenlik okuma sevdası benim için o noktada bitti. Sonrasına 3 seçenek vardı: Mütercim Tercümanlık, İngiliz Dili ve Edebiyatı ve Amerikan Kültürü ve Edebiyatı. Mütercim Tercümanlık stresli bir iş olurdu, eledim. Kalan iki seçenek arasında o günkü algım ve mantığımla şöyle karar verdiğimi hatırlıyorum : İngilizler çok stabil, tarihlerinde acayip aksiyonlar yok ve edebiyatları da Shakespeare’den ibaret. Oysa Amerika’yı haberlerde hep duruyorum. Dünyanın her yerinde olan olaylarda bir şekilde adı geçiyor. Belli ki bol aksiyonlu ve hareketli bir tarihleri var. Bu durumda muhtemelen edebiyatları da öyledir. Ve Amerikan Kültürü ve Edebiyatı okumaya karar verdim.  Şimdi baktığımda o anki varsayımlarım tartışılır hatta birçoğu da yanlış belki.  Yine de kendimce doğru karar verdiğimi düşünüyorum.
Burada kısaca başka bir şeye değineceğim. Bu kararı verirken akıl danışabileceğim kimse yoktu. Öğretmenlerin ve ailemin müdahil olmasına da pek izin vermedim. Ancak eğitim aldığım sistem o zamanlar o kadar verimliymiş ki bu sorgulamayı tek başıma yapabileceğim kadar bir şeyler katmış, eğitmiş,algımı açmış benim. Şimdi ülkemizde yetişen nesle ve kendilerini ne kadar geliştirmeye çalıştıklarına baktıkça endişeleniyorum. Bu endişenin haklılığını son yapılan PISA ölçümünde (PISA, OECD ülkelerinde okul dönemindeki çocuklar arasında 3 yılda 1 yapılan bir ölçüm olup Fen, Matematik ve Okuduğunu Anlama alanında yapılır.) ülkemizin aldığı kötü puanlar da destekliyor sanırım.

Senin büyüklerin de okuduğun bölümün adını duyunca "H..tir ordan! Amerika'nın kültürü mü varmış! @*!%" diyorlar mıydı? Benim sıkça başıma gelirdi bu. Ne diyeceğimi bilemezdim. Sen nasıl savuşturuyordun onları bir Amerikan Kültürü ve Edebiyatı öğrencisi olarak?
- Okuduğum bölümü anlatmakta ben de çok zorlanıyorum. İlk tepki şu oluyor genelde :onların kültürü mü varmış ? Ben de diyorum ki evet var. Çocukların ayıla bayıla yediği hamburgerler yani fast food onların beslenme kültürü nün bir parçası mesela. En bayıldığım! sorulardan biri de " Kendi kültürünü öğrendin mi de onlarınkini okudun?" oluyor. Şimdi bana bu soruyu soran siz deniz kültürünüzü çok mu iyi biliyorsunuz diye sorsam bir türlü , global bir ortamda güç dengelerini öğrenmek ve iyi yorumlamak için harika bir bölüm seçip okudum desem başka türlü. O yüzden ben de genelde " Biraz bizimkini biliyorum,biraz onlarınkini öğrendim,böyle geçinip gidiyorum işte napalım." şeklinde ortalama bir cevap veriyorum.

Peki zevkle okudun mu o bölümü?
Kesinlikle evet! Kaç defa sorulursa sorulsun yine okuduğum bölümü seçerdim, tereddütsüz.


Şimdi okulu bitirdik, üzerinden tam 10+ yıl geçti. Buradan baktığında, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünü okumanın sana neler kattığını düşünüyorsun? Seni sen yapan unsurlardan biri oldu mu orada okuduklarımız, yoksa geçici bir görev gibi, sadece diploma almaya mı hizmet etti. 
- Sondan başlayayım; bölümümüz bugünkü ben’in baş mimarlarından biridir diyebilirim. Her şeyden önce hayatla bağ kurmayı öğretti bana bizim bölümümüz. Bağ kurmaktan kastım olan biten her şeyi iyi gözlemlemek, içindeki sembolleri, işaretleri görebilmek ve bunları bildiklerimle harmanlamak. Bugün arkadaşlarımla bir film izlerken “Aaaa burada kullanılan şu objede Hristiyanlığa gönderme yapıyor.” diyebiliyorsam, Trump’ın seçilmesi endişesini etrafımdaki insanlardan aylar önce taşımaya başladıysam, güzel bir kadın olmak için illa ki sıfır beden ve boya kutusundan çıkmış gibi olmaya gerek yok düşüncesini ünlüler hashtag yapmaya başlamadan önce de savunabiliyorsam bence bunlar okuduğum bölümün bana kattıklarından kaynaklanıyor. Kısacası bölümüm bana hayatı okumayı öğretti diyebiliriz.


Bölümde okuduğumuz materyaller arasında sende en çok iz bırakanlardan birkaç tanesini bizimle paylaşır mısın?
- İlki “The Yellow Wallpaper” isimli bir kısa hikaye. 1. sınıfta okumuştuk. Hikayede şizofreni hastası olan bir kadın yaşadığı odanın duvarında olduğuna inandığı ama aslında zihninde oluşturduğu bir karakterle konuşuyordu. Sınıftaki tartışmalar sırasında dersimize gelen Ece (Saatçioğlu’ydu soyadı sanırım) Hoca’ya çalışmadığı yerden bir soru sormuştum : Neden yellow hocam? Hakikaten de takılmıştım, neden mavi değil, kırmızı değil, beyaz değil de sarı? Cevabını tam 1 yıl sonra aldım. Ece Hoca soruyu unutmamış araştırmış, 2.sınıfın başında beni yakaladı ve dedi ki  “Şizofreni hastaları tedavileri sırasında kullandıkları haplar sebebiyle bir süre sonra dünyayı sarı tonlarında görmeye başlıyorlarmış. Van Gogh’un son zamanlarında yaptığı tablolarında sarı tonlarının ağırlıklı olmasının sebebi de buymuş.” Böylece öğrenmiş oldum.
İkincisi senin de iyi hatırlayacağın, Nathaniel Hawthorne’un başyapıtı olarak da kabul edilen “The Scarlet Letter”.  Özünde din,günahkarlık vb. gibi temalar işleyen bir kitap olsa da bana göre bizlerin feminist taraflarını geliştiren okumalardan biriydi. Üzerine çok şey söyleyebilirim ancak kısaca : “O kadın sizin günah dediğiniz şeyi tek başına işlemedi kardeşim! Niye sadece kadın cezalandırılıyor acaba?” şeklinde fikrimi özetleyebilirim.
Materyal olarak adlandıramayız belki ama Dış Politika dersinde 11 Eylül sonrası Bush ve yönetiminin yaptığı tüm açıklamaları canlı izleyip, öğrendiklerimiz ışığında “Bundan sonra Amerika ne yapabilir?”i sınıfta tartışmak, Proust okuyarak var olan bir düşünce/fikri irdelemeyi öğrenmek ve Hakan Hoca’nın (Dibel) okuttuğu Reşat Ekrem Koçu bugün bile hala çok ilginç bulduğum deneyimlerdi.

Okulu bitirdikten sonra uzun yıllar özel şirketlerde çalıştın. Madencilikten ayakkabıcılığa bir çok sektörde iş yaptın. Çokuluslu bir şirkette güzel bir kariyerin varken bir anda Kırklareli'de aldın soluğu.Bol kedili ve sade bir yaşamın var şimdi. Biraz Kırklareli'den ve oradaki hayatından bahseder misin?




- Aslında birçok insana göre kötü bir sebepten dolayı Kırklareli’deyim. Son çalıştığım şirkette Satış Müdürlüğü yaparken şirket bizim birimimizi kapatma kararı aldı ve yollarımızı ayırdık. Hal böyle olunca iş arama sürecinin daha kolay olması için ve de ailemden uzun yıllardır ayrı olmam sebebiyle özlem duygum da tavan yaptığı için Kırklareli’ye döndüm.

Kırklareli’yi insanlar şöyle tanımlar : Garı olan ama treni olmayan, uçağı olan ama havaalanı olmayan,denizi olan ama sahili olmayan şehir. Bunların hepsi doğru bu arada. Kızı, buzu (kış ayazı) ve peyniri meşhur denilen bu küçük şehir “mutlu insanlar kenti”dir. Bir ucundan diğerine yürümek 15-20 dakika sürer. Araç bir ihtiyaç değil burada. Eğitim seviyesi oldukça yüksektir. Üniversite kazandırma oranının en yüksek olduğu illerden biridir. İnsanları her yaşta eğitimi oldukça önemser. Atatürkçü ve çağdaş bir şehirdir. Gelen herkesi sevgiyle kucaklayan, yardımsever ve sıcakkanlı bir halki vardır. ”Nabıyon be? –İyi nabayım,sen nabıyon?” diye konuşan insanlardan nasıl zarar gelsin ki, değil mi ama?  

Unutmadan hardaliyemizden bahsetmek isterim. Üzümden yapılan bu içecek için Atatürkümüzün “Bu içeceği milli içecek yapınız.” şeklinde bir vasiyeti vardır ancak maalesef yeteri kadar tanınmıyor.

Buradaki yaşamım yazdıklarımdan da anlayabileceğin gibi kolay ve sade. Sabah çarşıya giderken esnafa gülümseyerek “Hayırlı işler” dilemenin, araca bağımlı olmamanın, her yere yürüyerek ulaşabilmenin, her işini uzun bekleme süreleri ile gerilmeden halledebilmenin keyfi gerçekten paha biçilmez bence! Her yere yürüyerek gitmenin kolaylığı, araca bağımlı olmamak, tüm resmi daire ve banka işlerini hızlıca halledebilmek günümüzde önemli bir avantaj ve hatta lüks. Üstelik ailem,sevgilim,sevdiklerim burada. Daha ne olsun ki? Evet,bazen sıkıcı gibi görünse de burada hayatımı küçültmüş ve sadeleştirmiş olmaktan mutluyum.En azından şimdilik!



Bu röportajı yapmamızın en önemli nedenlerinden biri, göç deneyimi üzerine konuşmaktı. Ben o kavrama 35 yaşımda hasıl oldum. Tüm eşyalarını, evini aileni, dostlarını, işini arkanda bırakıp, bir iki bavul eşya ile ülke değiştirmek ve orada sıfırdan başlamanın ne demek olduğunu ancak kafamda oturtmaya çalışıyorum. Sen ise bu deneyimi bundan neredeyse 30 yıl önce yaşamıştın. Öncelikle ülke değiştirmek küçük bir çocuğu nasıl etkiliyor onu sormak istiyorum. Burada anlatacakların kendi çocuğumun nasıl bir süreçten geçtiğini anlamak için bana da bir ışık olacak. 
- Bu soru başlı başına bir kitap konusu aslında. Özellikle küçük çocuk gözünden. Ben buraya 7 yaşımda geldim. O zamanlar aslında hayatımda ne kadar ciddi izler ve belki travmalar bırakmış şimdi şimdi anlayabiliyorum. Dahası o zor zamanları çocuk olarak yaşamanın karakterime nasıl etki ettiğini anladıkça şaşırıyorum. Buraya gelmek o zamanlarda bana oyun gibi gelmişti. Zaten hareketi ve değişikliği seven bir çocuk oldum hep. Yeniye olan merakım da işin içine girince yeni ev, yeni insanlar, yeni arkadaşlar fikri bana süper gelmişti. Tabii “Türkiye Rüyası” nın etkisi bu düşüncede oldukça fazlaydı. Biz ordayken Türkiye hep şöyle anlatılırdı : Orada Türkçe konuşabiliyosun, yasak değil, kimse sana kızmıyor ya da sana ceza vermiyor. Dinini özgürce yaşayabiliyorsun. Camiler var ve ezan okunuyor. Bayramları gizlice kutlamak zorunda değilsin. Bir de çok çeşitli yiyecekler var. Her yer çok güzel. Bunlar benim çocuk aklıyla zihnimde yer edinenler aslında. Hakkında bunları duyduğun bir ülkeye gitmek ne kadar kötü olabilirdi ki?
Sadece oradaki arkadaşlarımdan, okulumdan ve bazı akrabalarımdan ayrı kalmam gerekiyordu o kadar. Buraya geldikten sonra yaşadığım zorluklarla karşılaşana kadar oyun devam etmişti benim için.



Peki sana nasıl açıklamışlardı durumu? Sen göç etmenizin ardındaki nedenleri o zaman nasıl okumuştun, şimdi bu yaşında nasıl değerlendiriyorsun?
- Türkiye’ye gitmek bizde nesillerdir konuşulan bir konu olmuş hep. Bildiğin gibi bizden önce de belli tarihlerde Türkiye’ye göç dalgaları vardı. O zamanlarda gidemeyen büyüklerimize kızan dedem ve evde hep konuşulan Türkiye hayali ile büyüdüğüm için buraya gelişimiz biraz nesiller boyu kurulan hayalin nihayet gerçek olması gibiydi.


Hayal meyal hatırlasam da ailemin “Bizim Türkiye’ye gitmemize izin veriyorlar. Bundan sonra sizin daha rahat (rahattan kasıt kısıtlanmadan Türk kimliğimizi yaşayabilmek) etmeniz için biz de oraya gideceğiz” benzeri bir şeyler söylediğini hatırlıyorum. O zamanlarda göç etmek demek Türk olmayı yaşayabilmek demekti benim için. O yüzden de gidiş nedenimiz kimliğimizi rahatça yaşayabilme özgürlüğüne kavuşmaktı. Şimdi ise bir yandan ailemin bizim için yaptığı çok büyük bir fedakarlık olarak görmekle birlikte ötekileştirme ve baskı altına alma merakının doğurduğu çirkin bir sonuç olarak değerlendiriyorum. Biz oradayken Türk kimliğimizi ve getirilerini etrafımızdaki başka milletlere zarar vermeden, onların alanına girmeden yaşayabilmek istiyorduk. Türk adlarımızı kullanabilmek istiyorduk. Benim sülalemde ve tanıdığım Türk ailelerinde hiç kimse oranın polisine, güvenlik güçlerine,devlet memurlarına, askerlerine zarar vermedi.

Bizim kendi televizyonumuz olsun, bize okullarda Türkçe eğitim verin, bize şu hakkı verin bize burayı verin diye hiç kimsenin devlete karşı silahlandığını ve de herhangi bir eylemde bulunduğunu da hatırlamıyorum. Biz orada hiç kimseye ve hiç birşeye zarar vermedik. İşimizdeydik, gücümüzdeydik.Tek istediğimiz Türk oluşumuza saygı gösterilmesi ve baskı altına alınmamak, ayrımcılığa uğramamaktı. O yüzden de göç ettirilmemizi tamamen kafatasçı bir egonun hastalıklı sonucu olarak görüyorum. Tabi altını çizerek belirtmek isterim ki ben çocuk olduğum için yukarıda yazdıklarım gibi şeyler duymadım, görmedim,bilmiyorum. Yaşandıysa da doğrudur, aksini iddia edemem. Bunlar benim gözümden gördüklerim.

Bulgaristan'da Türklerin etnik ayrımcılığa uğradıkları, kültürel zulüm gördükleri bir dönemden geçiyordunuz ailen göç etme kararı aldığında. Ben orada olanları Türkiye'de bir televizyon dizisinden öğrenmiştim mesela. O zaman Mine Çayıroğlu'nun oynadığı, olan bitenin küçük bir kızın gözlerinden anlatıldığı o dizinin beni çok etkilediğini ve ağlattığını hatırlıyorum. Peki sen çocuk gözlerinle, etrafında olup biten bu zulmu nasıl görüyordun? Neler olduğunu anlayabiliyor muydun? 
- Bizim orada yaşadığımız yer Türk nüfusunun azınlıkta olduğu Ruse şehriydi. Bulgaristan’ın kuzey bölgesinde Türk nüfusu nispeten azdır. Yoğunluk güney taraftadır. Belki de bundan mütevellit bizim geldiğimiz yerde insanlara kötü muameleler yapıldığını görmedim. Bize kötü şeyler yapıldığına da şahit olmadım.



Geldikten yıllar sonra babama pasaportlarımızı vermek istemediklerini, işi epey yokuşa sürdüklerini öğrendim. Tabi bunda babamın politik duruşu ve Türklüğünden hiçbir ortamda ödün vermeyen bir adam oluşunun etkisi epey fazlaydı sanırım.

Bulgaristan’da iken şahit olmadım ancak geldikten sonra tanıştığım göçmen arkadaşlarım arasında güneyden gelenler de vardı. Orada çeşitli kamplar kurduklarını, doktor, mühendis, öğretmen gibi vasıflı kişilerin Türkiye’ye gelmesini engellemek için uğraş verdiklerini, insanları o kamplara kapattıklarını onlardan öğrendim. Hatta bir arkadaşımın babası doktordu. O da kampa kapatılmış ancak bir şekilde kaçmayı başararak ailesini getirebilmişti. Bahsettiğin dizi biraz daha çok güneyde yaşananları anlatıyordu sanırım. E tabi biraz da yellow journalism dediğimiz insanların hassas oldukları vatan, millet vb. duyguları manipüle ederek kurgulanan bir yönü de varmış o tarz dizilerin anladığım kadarıyla.

Hiç yaşam güvenliğinizden endişe ettiğiniz oldu mu peki?
- Hayır olmadı.Öyle bir korku yaşadığımızı hatırlamıyorum.

Bulgaristan kör topal da olsa sosyalist bir ekonomiye tabiydi. Etnik ayrımcılığı bir kenara bırakırsak, hayat standartlarınız nasıldı? Türkiye'ye gelince bu standartlar ne yönde değişti?
- Biz oradayken tam olarak orta sınıfa mensup bir aileydik. Babam bir tekstil fabrikasında makine ustasıydı. Annem de aynı fabrikada dokuma yapmakta olan bir işçi. Hayat standartlarımız buradaki bir orta sınıf aileye göre çok daha yüksekti diyebilirim. Her yaz fabrikanın yazlık bölgedeki deniz kampına gidebiliyor, her kış yine fabrikanın kışlık bölgedeki sosyal tesislerine gidip kayak yapabiliyorduk. Belirtmek isterim ki söz konusu fabrika öyle önde gelen ailelerin, şirketlerin falan bir fabrikası değildi. Alelade bir fabrikaydı ama orada devlet işçinin sosyal haklarını ve standartlarını ciddi şekilde  koruduğu için böyle imkanlar vardı. Ülkemize baktığınızda hangi fabrika işçisi çocuklarını böyle imkanlarla büyütebiliyor? Sayısı eminim çok azdır. O yüzden oradaki standartların çok daha yüksek olduğunu söyleyebilirim. Buraya geldiğimizde bu standartlar olumsuz yönde değişti tabi. Hem de oldukça fazla olumsuz yönde.

Peki sen şu anki deneyimlerin ve bilgilerin ışığında, ayrımcılığa uğramadığın, olduğun gibi kabul gördüğün bir sosyalist ekonomide yaşamak ister miydin?
- Kesinlikle isterdim!

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Not: Okuma kolaylığı açısından röportajın ikinci bölümünü bir sonraki blog yazısında paylaşacağım. 80'li yıllarda Bulgaristan'daki eğitim sistemiyle Türkiye'deki eğitim sistemini karşılaştırdığımız, hayvan sevgisinden, kedilerden ve Beşiktaş'ın ne menem bir takım olduğundan bahsettiğimiz ikinci bölüm yarın yayında olacak. 



Tags

0 comments:

Blog Archive

Powered by Blogger.