Friday, December 30, 2016

Deniz Baloğlu'nun İngiltere'ye Göç Deneyimleri

Deniz Baloğlu, İngiltere'nin Cambridge şehrinde yaşayan bir psikolojik danışman ve terapist. Bu işi yapabilmek için Cambridge Üniversitesi'nde yüksek lisans eğitimi gördü. Kendisi aynı zamanda British Psychological Society (İngiliz Psikologlar Birliği) ve dört yıllık ek bir eğitimin ardından hak kazandığı  British Association for Counselling & Psychotherapy  üyesi. 


Deniz'in birebir danışmanlık hizmeti sunduğu bir kliniğinin yanı sıra, internet üzerinden de psikolojik danışmanlık yaptığı bir internet sitesi var. 
Konu ile ilgili ayrıntılı bilgileri https://www.facebook.com/onlinepsikolojikdanisman/ adresli Facebook sayfasını takip ederek ve http://online-terapi.net/ adresinden edinebilirsiniz. 



Eğitimli, donanımlı ve başarılı bir psikoterapist olması bir yana, Deniz'i Ozlem Sencan Blog'da konuk etmemin amacı İngiltere'ye göç etmek ile ilgili kıymetli deneyimlerini ve fikirlerini bizimle paylaşmayı kabul etmesiydi. Onca işinin gücünün arasında, Ozlem Sencan Blog için de yazı yazacak vakti ve enerjiyi ayırdığı için kendisine teşekkür ediyor ve sizleri Deniz Baloğlu'nun neşeli yazısı ile baş başa bırakıyorum. 





Özlem, göçle ilgili bir blog yazma önerisini getirdiğinde, aklıma ilk gelen dille ilgili yaşadığım sorunlar oldu. Göçmenler için taşınacakları ülkeye uyum sağlama sürecindeki en hayati ayrıntılardan biri gidecekleri ülkenin dilini konuşabilmeleri diye düşünüyorum. Eğer yabancı bir dili Türkiye’de ögrendiyseniz ve bu dili iyi seviyede bildiğinizi düşünüyorsanız, gittiğiniz ülkede hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz, en azından bana öyle olmuştu.

23 senedir İngiltere’nin üniversitesiyle meşhur Cambridge şehrinde yaşıyorum. İngiltere’ye ilk geldiğimiz günleri hatırlıyorum. 16 yaşlarındaydım. Türkiye’de bir sene hazırlık okumuş, ortaokulda eğitimimi İngilizce olarak almıştım. Doğal olarak İngilizce konuşabildiğimi (ve anlayabildiğimi) düşünüyordum. İlk günlerde Londra’da annem ve babamla kaybolmaya yüz tutunca yol sormamız gerekti ve görev tabii ki bana düştü. Yoldan geçen birini gayet güzel durdurdum ve meramımı anlatabildim. Sonra cevap geldi. Bir kelime bile anlamamıştım. Annemle babamın yanına gidip “Bu İngilizler ingilizce bilmiyo!” dedim.

Kimbilir o zaman dünyanın en multikültürel şehirlerinden biri olan Londra’da karşıma bir İskoç mu, yoksa Kuzeyli mi çıkmıştı hiç bir zaman bilemeyeceğim. Ama dil, gerçekten de o dilin konuşulduğu ülkede her çeşit aksanla haşır neşir olduktan sonra ‘öğrendim’ diyebileceğiniz birşey. İngiltere’deki ortalama insan bir Mr. Brown gibi tane tane ve Kraliçe’nin aksanıyla konuşmuyor ne yazık ki. Ama bu aslında göçmenler için bir avantaj. Eğer yeni bir dille çocuk yaştan itibaren haşır neşir olmamışsanız, mutlaka bir yabancı aksanınız oluyor. İngiltere’de bu çok normal ve garip karşılanmıyor.

Şimdi artık Cambridge’de psikoterapi yapıyorum ve çoğunluğu Britanyalı olsa da, çeşitli milletlerden farklı aksanlara sahip danışanlarım var. Birbirimizin aksanını yadırgamıyoruz. Bazen kelimeleri şaşırdığım, karıştırdığım da oluyor ama bu da onlar için önemli değil. Daha derin bir seviyede ‘anlaşılmak’ önemli olan. O yüzden ikinci tavsiyem de aksanınızı değiştirmeye çalışmamanız ve bu meseleye kafanızı fazla takmamanız.

İyi kötü aksanlara, yaşadığınız yere, ekseriyetle bulutlu ve yağmurlu havaya alıştınız. Hatta sürekli Türk yemekleri burnunuzda tütse de gittiğiniz ülkenin yemeklerini bile iyi kötü benimsediniz. İşte bu aşama tehlikeli. Çünkü kendimden ve çevremdeki kişilerden gördüğüm bir eğilim, yeni ülkenize alışayazdığınız an kendinizi sorgulamaya başlamanız oluyor. Bir hayat kurma, çevreye uyum sağlama sürecinde heyecanlı ve yeniliklere açık oluyorsunuz. Ama artık çevrenizdeki şeyleri kanıksadığınızda ‘bu muydu?’ diye düşünebiliyorsunuz. O ülkeye neden geldiğinizi unutup, hayatınızı bu soğuk, yemekleri kötü, insanları size yabancı yerde geçirecek olma korkusuna kapılıyorsunuz ve kıyaslamalara başlıyorsunuz. “Bu ülke...” diye başlayan negatif cümleler kurmaya başladığınızı farkettiğinizde kendinize engel olmaya çalışmanızı ya da kararınızı yeniden gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Evet “bu ülke” soğuk olabilir. Belki size göre insanları da Türk insanına kıyasla “soğuk” olabilir. Yemekleri kötü, eğlence yerleri sıkıcı, devlet işleri fazla bürokratik olabilir. Komşuluk ilişkisi ve doğal güzelliği olmayabilir. Evet bütün bunları arkanızda bırakıp geleceksiniz ve bunları kabullendiniz ya da bu noktada kabullenmelisiniz. Yoksa hayat karşılaştırarak, kusur bularak, “keşke” diyerek geçmez, geçmemeli.

Ben de bu süreçlerin hepsinden geçtim. “Bu ülke” ile başlayan laflar dilimden eksik olmadı yıllarca. Hatta Türkiye’ye geri döndük ve birkaç yıl orada yaşadık. Aslında bu iyi de oldu. Türkiye’de yaşadıklarımız konu dışı ama sonuçta İngiltere’ye geri döndük ve ben bir daha asla negatif anlamda “bu ülke” demedim.

Bu ülkede insanlar soğuk değil, mesafeli. Bunun olumsuz tarafları olduğu gibi olumlu tarafları da var. Bu ülkede kimse kimsenin hayatına karışma hakkını kendinde görmüyor, kimse kimseyi uzaktan da olsa yargılamıyor. Ve ben tercihimi özgürlükten yana kullandığım için bu ülkedeyim.

Bu ülkede komşuluk ilişkisi Türkiye’deki anlamıyla yok. Ama merhabalaştığım, denk gelirsem konuştuğum, mesafeli bir ilişki kurduğum komşularım var. Komşumun kedisi şu an benim evimde uyuyor. Kediyi paylaşıyor olmamız beni çok mutlu ediyor. :)

Bu ülkede bürokrasi bazen sıkıcı olabilecek derecede katı ve esnemez. Ama o bürokrasi, her durumda size haklarınızı arayabileceğiniz yol haritaları sunuyor ve asla cevapsız kalmıyorsunuz. Örneğin Cambridge milletvekiline yazdığım bir yardım maili ertesi gün yardımcısı tarafından cevaplanmış, istediğim destek mektubu yine ertesi gün milletvekilinin imzasıyla elime geçmiş, bu mektup sayesinde hiç umudum olmayan işim hallolmuş ve teşekkürüme milletvekili bizzat cevap vermişti. Ben bürokrasi ile biraz cebellesip hakkımı ve bazen daha fazlasını almayı tercih ediyorum.

Evet bu ülke dağlara, tepelere sahip değil. Kirli görünümlü bir okyanusu ve düzlükleri var yalnızca. Ama sabah perdemi açtığımda kapının önündeki ağacın altında sincapların oynaştığını görüyorum ve kuş cıvıltılarını duyuyorum. Heryerde, kolayca ulaşabileceğim, içinde göller ya da nehirler olan doğal parklar var. Bu parklarda kimse çöpünü bırakmıyor, kimse kimseye karışmıyor. Zaten etrafta köpekleriyle dolaşan birkaç kişi dışında çok fazla insan da olmuyor. Çünkü şehir içinde çok fazla yeşil alan var. Ben yazları zaten istediğim yere tatile gidip doğal güzelliğinin tadını çıkarmayı ve onun dışındaki günlerde de kuş cıvıltılarıyla uyanıp sincapları seyretmeyi tercih ediyorum.



Soğuk havalara ve yavan yemeklere gelince... Onlara da alışıyorsunuz. Artık eskisi gibi sıcağa tahammül edemiyorum. İngiltere yazını tercih bile ediyorum. İngiliz yemekleri muhteşem degil evet, ama ara sıra Londra’daki Türk mahallesine künefe yemeye, arada bir kapı komşumuz Fransa’ya deniz ürünleri tüketmeye gidiyor, kalan zamanlar da da idare ediyoruz. Kilo vermeye çalışmaya başladığımız su yaşlarda, bu da çok kötü birşey değil herhalde.

Aslında söylemeye çalıştığım, eğer yabancı bir ülkede yaşıyorsanız onu doğduğunuz yerle kıyaslamanın sizi mutlu etmeyeceği. Doğduğunuz yeri belki zorunluluktan, belki de daha farklı bir hayat için terkettiniz ve artık olan oldu. Yeni ülkenize entegre olmaya çalışın, oranın insanlarına size yaklaşmaları için izin verin. Farklı kültürlere, farklı aksanlara fazlasıyla açık olduklarını, size istisnalar dışında önyargı ile yaklaşmadıklarını göreceksiniz. En azından ben İngiltere’de bunu deneyimledim. Örneğin “politik dogruluk” denen kavram saygı duyduğum ve Türkiye’de de yerleşmesini fazlasıyla istediğim bir olgu, çünkü temelinde ayrımcılığa, önyargıya, tatsız şakalara, kırıcı hitaplara keskin bir sınır koyuyor. Bunun ötesinde de farklı kültürlere ilgiyle yaklaşan, “her şeyin en iyisi bizde” gibi bir mentaliteye sahip olmayan insanlar Britanyalılar. Siz ilk adımı atın, onlar da size bir adım atacaklardır. Bence bu heryerde böyle. Çünkü insan, heryerde insan ve ilgiye ilgiyle, önyargıya önyargıyla karşılık veriyor.


Sevgiler... 


Tags

0 comments:

Blog Archive

Powered by Blogger.