Friday, November 11, 2016

Sosyal Medya ve Saygı

11 yıllık öğretmenlik hayatım boyunca, yeri geldiğinde, öğrencilerime saygının tanımını hep şu şekilde yaptım:
"Karşındaki kişiyi kendin gibi saymak; ona, kendine davranılmasını istediğin gibi davranmaktır saygı." 

"Gittik, kurtulduk olmuyormuş öyle!" başlıklı blog yazıma  gelen yorumlar üzerine bu tanımı yeniden gündeme getirmek icap etti. Yorumların geneline bakıldığında, adab-ı muaşeret kuralları çerçevesinde, haddini, hududunu bilen yetişkin insanların, fikir birliğinde olmasalar da uygarca tartıştıkları görülüyor. Bunun beni ziyadesiyle onurlandırdığını ve mutlu ettiğini söylemeliyim. Birbirimizin fikirlerine katılmayabiliriz. Bunu, karşımızdaki kişiye kibarca bildirip, neden katılmadığımızı düzeyli bir anlatımla açıklayabilmek, ideal olan tartışma biçimidir. Bu tartışma biçimi, bize ve karşımızdakine değer katar. Bu biçimden şaşmazsak, birbirimizin bilgisinden, görgüsünden faydalanabilir, birlikte fikir üretip, zihinsel açıdan birlikte gelişebiliriz. Fikirleri saygı ve tahammül çerçevesinde tartışabilmek, tüm toplumun hayrınadır. Zira, hepimizin bir diğerinden öğreneceği şeyler var. 

Ne var ki, sosyal medya ortamında, yukarıda sözünü ettiğim bu ideal tartışma biçiminden uzaklaşmak çok olası. Bu uzaklaşmanın uç noktalara vardığı durumlar için bir kavram bile üretildi. "Trol" adı verilen bu kavramın tanımı, teknoseyir adlı siteye göre şöyle: 
"İnternet trollüğü, insanları tahrik ederek ve kızgınlıkla yazılmış cevaplar vereceklerini umarak, e-posta veya çevrimiçi grup mesajları göndermek olarak tarif edilir. Trollük internetteki sosyal ortamlardaki iç hukukun ihlalidir."


İdeal tartışma biçiminden uzaklaşma ve trol kavramının altında yatan nedenler ne peki?
Bir okuryazar ve bir sosyal medya kulanıcısı olarak bu konudaki fikirlerinizi merak ediyorum. Dilerseniz bu blog yazısının altında yorum olarak paylaşabilirsiniz. 
Ben bu konuda şöyle düşünüyorum:
Sosyal medyayı kullanırken, karşımızda bir makine var. İlk aşamada, bir bilgisayar, bir telefon veya bir tabletle muhatabız. Fikirlerimizi, anılarımızı, duygularımızı o makineye aktarıyoruz ve sibernetik bir hale getiriyoruz. Bu sibernetik bilgi, başka insanların karşılarında duran makineler aracılığıyla onların zihnine nüfuz ediyor. Bir bilgiyi, bir duyguyu, bir görseli sosyal medya ortamında yayarken, karşımızda etiyle kanıyla, duygu ve düşünceleriyle, fiziksel ve ruhsal varlığıyla gerçek bir insan oturmadığı için, zaman zaman empati duygusunu yitirebiliyoruz. Bir makineyle iletişim halinde olduğumuzu varsayıp, saygıyı elden bırakıp haddini aşan laflar edebiliyoruz. Oysa ki seslendiğimiz varlık, tıpkı kendimiz gibi, bir bedeni, bir zihni, duyguları olan; düşünce üreten, tartışan, öğrenen, seven, ağlayan, sinirlenen, mutlu olan bir canlı. 

Hiç tanımadığımız birinin, sizi bir sabah yolda durdurup karakteriniz, sağlık durumunuz, fiziksel görünüşünüz, üzerinize giydiğiniz kıyafet, bıyığınızın şekli, okuduğunuz kitap, saç renginiz hakkında ağzına geleni söylemesi nasıl ki sinirinizi bozarsa, internet üzerinde paylaşım yaparken yine hiç tanımadığınız birinin, karşısında bir insan yokmuş da bir makine, duygusuz bir robot varmış gibi, sanki "siz orada değilmişsiniz gibi" size karşı kaba olması, hakaret etmesi, sizin hakkınızda varsayımlarda bulunması, haddini aşan yorumlar yapması aynı şekilde canınızı sıkar. Örnek vermek gerekirse, aşağıda paylaştığım yorumu yapan kişiyi tanımıyorum. O da beni tanımıyor. Nasıl bir insanım, ne yer ne içerim, neler okur neler dinlerim, kime hayranlık duyarım kimden uzak dururum hiç bilmiyor. Sadece adımı-soyadımı biliyor ve blogumu okumuş. Onu da doğru düzgün okumamış, okuduğu kadarını anlamamış. Birkaç anahtar kelime yakalayıp kafasında hemen bir yere oturtmuş. Dahası, bu tam anlayamadığı yazı üzerinden bana yönelik bir karakter çözümlemesi yapmış, tıbbi bir teşhis koymuş, kendisine hiç danışmadığım halde tavsiyeler vermiş, eğitim durumum ve bilgi birikimim hakkında hiçbir şey bilmemesine rağmen çeşitli beyanatlarda bulunmuş. Bu beyefendi benimle fikir paylaşımında bulunma niyetinde değil. Bu beyefendi benim bir insan olduğumun ve bir insan olarak, bu çeşit bir kabalığı ve densizliği hak etmediğimin farkında değil çünkü. 

Ben de bir iki dakikalığına karşımda sadece bir insan değil de bir bilgisayar varmış gibi yanıtlayacağım kendisini. Belki bu şekilde benimle empati kurmasını sağlayabilirim.

Kendini Avrasya Bakış olarak tanımlayan sayın bayım, 
Avrasya'dan bakınca sizinle aynı fikirde olmayan insanları bu şekilde görüyorsanız ben de haddimi aşarak size bakış açınızı değiştirmenizi önereceğim. Yüreğinize dönüp oradan bakın örneğin. Oradan görün insanları. Belki yüreğinizin zenginliğine vakıf olursunuz ve o zaman, insanların çeşit çeşit fikirleri, duyguları, düşünceleri olabildiğini; insanlığı güzel yapan şeyin de bu çeşitlilik olduğunu takdir edersiniz. 

...

Garip bulduğum, ama beni ne yönden rahatsız ettiğini ilk başta pek çözemediğim bir başka yorum da Facebook'tan geldi. Yukarıdaki beyefendi gibi kalp kırmak niyetiyle yapılmış bir yorum değildi. Aslında çok basit, çok sade, çok masum görünen bir yorumdu. Birçoğumuz, hatta farklı şartlar altında ben bile, üzerine fazla düşünmeden onaylayabilirdik böyle bir yorumu. İzninizle burada tartışmaya açmak istiyorum konuyu. Bu beyefendi, yorumu yaparken rumuz değil, gerçek adını kullandığı için isim bölümünü karaladım. Dilerseniz öncelikle yorumu okuyun:



Öncelikle şunu düşündüm. Türk olmak öyle alınıp verilebilen bir özellik mi? Sadece belli şartları yerine getirince mi Türk olabiliyoruz. Buna karar veren, bu beyefendinin de dahil olduğu bir merci mi var? Yurtdışında yaşamaya başlayınca Türk olma vasfımı memlekete iade etmem mi gerekiyor? Ha bir de şu var: Ben Türk değilsem mesela. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Ermeniysem, Kürtsem, Lazsam... o zaman ne diyecektiniz bana? Birazcık ayıp olmayacak mı mesela sizce? 

Şimdi ben Kanada'ya taşındım diye, buradaki insanların çok kibar ve saygılı olduklarını düşünüyorum, trafikte kimse beni öldürmediği için seviniyorum, bir kadın olarak burada tacize uğramadan sokakta yürüyebildiğim için mutluyum diye Türklükten çıkıp Kanadalı mı oldum? Yeniden Türk olabilmem için sokakta insanlarla kavga edip, sıralarda öne geçmeye çalışıp, metrobüse binerken birbirini ezen, arabayla yanımdan geçerken korna çalıp laf atan insanlara "Ne güzel yapıyorsunuz, aferin size benim güzel Türk kardeşlerim!" diye alkış tutmam mı gerekiyor? Bir millet olarak kusurlarımızı örtbas edip düzeltmemekte diretme kültürü nereden musallat oldu bize? Neden biri kusurlarımızı gösterince onu dinlemek yerine kovalamamız veya dövmemiz gerekiyor? Neden tevazu gösterip karşımızdaki kişinin ne dediğini anlamaya çalışmıyoruz? 

Bir de kan meselesi var. İlk bakışta soylu bir temenni gibi duruyor. "Kanımızın son damlasına kadar buradayız." Ne güzel, ülkenizi için kanınızı dökmeyi göze almanız.  Ülkenizi çok seviyorsunuz, anlıyorum. Ben de seviyorum ülkemi. Orada doğdum, büyüdüm, eğitim aldım, çalıştım, çocuklarını yetiştirdim ülkemin, vergi ödedim. 29 Ekimlerde gurur duydum. 10 Kasımlarda ağladım. Ben de seviyorum, neden sevmeyeyim? Peki hiç düşündünüz mü ülkeyi seviyoruz diye ille kan mı dökmek lazım? Neden bizim ülkemizde vatanseverliğin ölçütü kan? 
Peki siz kim tarafından kanınızın dökülmesini daha uygun buluyorsunuz? Ülkede bu işe gönüllü bu kadar merci varken siz tercihinizi hangisinden yana kullanırdınız? Peki sizin kanını dökmek isteyeceğiniz kimseler var mı memlekette? Bu mu Türk olmanın kıstası? 

Ne ara bu kadar bölünüp parçalandık biz? Ne ara bu kadar uçlara kaydık? Ne ara birbirimizden nefret etmeye, birbirimizin kanını dökmeyi meşru saymaya başladık?

"Şehit cenazesi..." diyor bir başka beyefendi, uzuvlarla ilgili ettiği, cinsiyetçi ve (kusura bakmayın ama) münasebetsiz bir cümlenin altında. 




O da kalp kırmak için yazmamış. Kendi bakış açısından doğru görünen fikirlerini iletmek için yazmış; ben de öyle okudum, üzerine düşündüm, aşağıdaki sonuca vardım.

Ülkemizde yaşadığımız sorunlardan, travmalardan batılı ülkeleri sorumlu tutmak kolayımıza geliyor. Her taşın altında dış mihrak arıyoruz. Ülkeyi yönetenlerin hiç suçu yokmuş gibi, onlar her şeyi tastamam doğru yapıyorlarmış gibi, bu dış mihrak denen karın ağrısı sinsice gelip, türlü türlü oyunlarla işleri bozuyormuş gibi geliyor bize. Böyle düşünmek işimize geliyor Şehitlerimizin vebalini Kanada'da yaşayan bir Türk'ün üzerine yıkmak örneğin, bizi ülke olarak sorumluluk almaktan kurtarıyor. Bir mantığı var mı, yok mu hiç düşünmüyoruz. Ulusal travmalarla nasıl yüzleşeceğimizi bilemediğimizden sorumluluğu hemen üzerimizden atalım istiyoruz. Oysa ki sorumluluk sahibi bir devlet, kendi topraklarında gerçekleşen bir anlaşmazlığı, kimsenin bir şey kırıp döküp bölüp parçalamasına mahal vermeden, tüm vatandaşlarının hayrına olacak şekilde çözerdi. Sorumluluk sahibi vatandaşlar zaten bunu devletten talep ederdi. Benim ülkemde bunların hiçbiri yaşanmadı. Yaşanmasın diye de her türlü önlem alındı yönetici sınıf tarafından. Kimse canların hesabını sormasın diye, koşuluz itaat eden, itaat etmeyip de sorgulayan herkesi düşman ilan eden bir vatandaş tipi oluşturuldu. Bir yandan çözümlenemeyen çatışmalar konusunda sorumluluğu sürekli karşı tarafa ya da dış mihraklara atarken diğer yandan, ruhsal düzlemde çatışmalara ve ölümlere engel olamadığımız için kendimizi suçlu hissediyoruz. Halkın içinde bulunduğu o adı konulamayan gerginliğin bir nedeni de bu bence. Yüzleşemediği tüm travmaların, alamadığı sorumlulukların, engelleyemediği tüm ölümlerin gerginliğini ve suçluluk hissini yaşıyor bu halk ben kendimi bildim bileli.


Ne var ki değişim mümkün ve değişim bizden başlıyor. 
İnsanı sevmek de bir seçim, dövmek de. Ona saygı duymak da, hakaret etmek de. Bir toplum olarak, bölünüp, ayrışıp, birbirimizi düşman olarak görmeyi de seçebiliriz; farklılıklarımızın bizi daha güzel ve daha güçlü yapmasına izin vermeyi de. Biz bu seçimi yapma gücüne ve özgürlüğüne sahibiz. Birey düzeyinde sahip olduğumuz bu özgürlüğü hiçbir başka birey ya da hiçbir makam elimizden alamaz. Birbirimizle muhatap olurken karşımızdaki kişiyi kendimiz gibi saymak, onun canına, kendi canımıza verdiğimiz kıymeti vermek, bir toplum olarak huzur bulmamızın tek yolu gibi görünüyor bana. 

Son olarak, "Sen artık burada yaşamıyorsun, ülke üzerinde söz hakkın yok! Bu ülkeyi rahat bırak!" minvalinde yorumlar da gelmişti önceki yazıma. Yine gelecektir. Onun için şimdiden buradan bildireyim. Benim, bu gezegende yaşayan bir insan olarak bu gezegende olup biten her şey üzerinde fikir üretme ve tartışma hakkım var. Sizin de kişisel sınırlarımı aşmadığınız sürece bana karşı fikir üretme ve bunu tartışma hakkınız var. 

Tahammülünüz ve anlayışınız için teşekkür ederim.




Tags

2 comments:

  1. Özlem hanım bende şöyle yazıyorum iyiki gidip böyle binlerce insandan kurtulmuşsunuz,umarım orada çok mutlu olursunuz

    ReplyDelete
    Replies
    1. İnsan tepkisel olarak, refleks olarak ilk anda öyle düşünüyor ama yok saymak çözüm değil. "Gittik, kurtulduk olmuyor öyle" diyorum bir kez daha. :))

      Delete

Blog Archive

Powered by Blogger.