Monday, November 7, 2016

Kanada'ya Türkiye'den iki sokak köpeğini nasıl getirdik

Bundan 6 yıl önce, köpek besleme fikri hiç aklımda yoktu. Çocukluğumdan beri köpeklerden korkan, çekinen, uzak durmayı tercih eden bir insandım. Bana göre köpekler gereksiz yere heyecan yapan, bakımı zor, yer yer gürültücü hayvanlardı; kendi işlerini kendileri göremiyorlar, tuvalet ihtiyaçlarını gidermek, temizlenmek ve oynamak için sürekli bir insana ihtiyaç duyuyorlardı. Köpek beslemek, daimi olarak 2-3 yaşlarında kalan, hiç büyümeyen bir çocukla en az bir 14 yıl geçirmek demekti. Büyük bir sorumluluk duygusu istiyordu. Bir köpek besleyecek kadar sorumluluk alabileceğimi o zamanlar hayal bile edemiyordum. 

Sonra eşimle tanıştım. 
İlk tanıştığımız zamanlar Kanada'dan Kuşadası'na yeni taşınmıştı. 3 köpeğiyle bahçeli bir ev tutmuş, mutlu mesut yaşıyordu. Ara sıra bana onların hikayelerini anlatıyordu. Birini Kanada'dan getirmişti. Bebeklikten büyütmüş, gittiği her yere yanında götürmüştü. Bu Golden Retriever'ın adı Kinsy'ydi. 
Bir diğeri, travma geçirmiş bir köpekti. Eşimin o sırada yaşadığı evin sahibesi onu sokakta, bir sürü kemiği kırılmış bir halde bulup kurtarmıştı. Fakat kırıklardan kurtulan köpeğin layşmanyaz olduğu ortaya çıktı. Eşim, özel ilgi isteyen bu köpeği himayesine aldı. Bu köpeğin adı Jack'ti. Jack çok uzun süre eşimden başka hiçbir insanla, herhangi bir iletişim kurmadı hatta aynı odada bile bulunmak istemedi. Bulunduğu sırada başına her ne gelmiş ise, benden bile çok uzun süre fellik fellik kaçtı Jack. Kendisini sevmeme ilk izin verdiğinde, onunla 6 aydır aynı evde yaşıyorduk. 
Bir tane de minik yavru vardı. Eşim ona, bir sahip bulunana kadar, geçici olarak bakıyordu. Bulunduğunda bir araba tarafından ezilerek ölen kardeşinin başında, şoka girmiş bir şekilde bekliyordu. Birazdan, "Yol boş nasılsa" diye hız yapan bir araba ona da çarpacak, kısacık yaşamına son verecekti belki de. Ne var ki onu başka bir kader bekliyordu. Hiç tanımadığı bir adam, bir kadın ve iki köpekle birlikte şımara şımara büyüyecekti. Adı Suzy'ydi.

Köpekleri ilk gördüğümde "İşte bu hayatta yapmak istediğim şey bu!" hissine falan kapılmadım. Daha ziyade, "Ayyy şimdi havlayacak gibi. Ben korkarım ani seslerden" gibi garip şeyler söylediğimi ve "Ehe ehe tatlı şeyler" deyip mümkün olduğunca uzak durduğumu hatırlıyorum. Zamanla, yavaş yavaş alıştım onlarla aynı ortamda bulunmaya. Sonra evlenmemize yakın bir gün artık yanımdan ayırmadığım Suzy'yi kast ederek şöyle bir şey dedim: "Bu bebeği başkasına veremeyecek kadar çok seviyorum artık. Ona biz baksak olur mu?" Meğer eşim de içten içe öyle düşünür ama bana söyleyemezmiş. Ben dile getirince her şey tastamam oldu.

Gerçekten de köpek büyütmek sıradışı bir sabır ve sorumluluk duygusu gerektiriyor. Bebek köpekler çok tatlılar. Şapşal şapşal bakıyorlar, oyun oynuyorlar, kucağınızda uyuyakalıp kalbinizi çalıyorlar ama onlarla ilgili acı bir gerçek var: Büyürlerken dişleri kaşınıyor. Hem gerçek anlamda kaşınıyor, hem mecaz anlamda. Bir yandan dişlerinin kaşıntısını gidermek için, diğer yandan da dişlerinin gücünü denemek için önlerine ne gelirse kemirmeye başlıyorlar. Onlarca ayakkabı, terlik, bir fotograf makinesi kılıfı, bir kulaklık, sandalye ayağı, bir düzine minder, tahta kaşık, bıçak sapı, köpekler uyusun diye konulan eski bir koltuk takımı diye uzuyor Suzy'nin listesi de. Suzy bana eşyanın geçiciliğini, eşyaya tutunmanın abesliğini öğretti. Onunla geçirdiğim o ilk yıllar olmasaydı, belki tüm eşyalarımı satıp veya dağıtıp Kanada'ya taşınamazdım. 


Zaman ilerledikçe, oğlumuzun da aileye katılması ile hem bebekli, hem köpekli bir aile olduk. Tam bu dönemde, bahçeli evimizden ayrılmak zorunda kalıp, 3 büyük köpek ve 1 bebekle, küçük bir apartman dairesine taşınmamız icap etti. Komşularımız bize taşındığımız ilk gün, daha  "Hoşgeldin" demeden, "Apartmanda köpek olmaz" dediler. "Olur" dedik, "Niye olmuyormuş?" Onlar sabır gösterdi, biz elimizden geldiğince hassasiyet gösterdik, bir şekilde oldurduk apartmanda köpek işini. 

İki yıl sonra, yaşı ilerlemiş olan köpeğimiz hayatını kaybetti. Bir hayvana annelik/babalık yapan insanlar bunun ne kadar üzücü bir deneyim olduğunu, ve neden bu konuda daha fazla yazmak istemediğimi anlayacaklardır. 


Zamanla Suzy olgunlaşıp evi kemirmeyi bıraktı, Jack insanlara biraz daha güvenmeyi öğrendi, çocuk büyüdü, köpeklerle arkadaş oldu ve biz Kanada'ya taşınmaya karar verdik. 
Köpeklerimizi geride bırakmak gibi bir durum söz konusu olamazdı. Tabii ki onlar da evimizin birer ferdi olarak bizimle geleceklerdi. Eşim, daha önce Kinsy'yi, Kanada'dan Türkiye'ye getirdiği için bu konuda deneyim sahibiydi. İstenecek belgeleri ve lazım olacak araç gereci biliyordu. Bu yüzden "Nasıl yaparız, nasıl ederiz!" buhranı yaşamadık. Bu yazı ile, evcil hayvanını Türkiye'den yurtdışına götürmek isteyen kişileri de kabaca aydınlatmış olayım.

İlk adımımız, uçak bileti alırken köpekler için de rezervasyon yaptırmak oldu. Bazı uçaklar evcil hayvan taşımaya elverişli olmuyor. Bizim uçuş müsaitti. Eğer müsait olmasaydı, köpekleri güvendiğimiz bir dost veya veteriner, müsait olan ilk uçuşla gönerecekti. Neyse ki bizimle aynı uçakta gelebileceklerdi. 

İkinci adım ise köpekler için birer kafes siparişi vermek oldu. Özellikle bizimki gibi uzun uçuşlarda, hayvanın boyuna ve kilosuna uygun kafesi seçmek önemli. Kafes, rahatça ayakta durabilecekleri genişlikte olmalı. Aksi takdirde çok rahatsız bir yolculuk geçirebilir, hatta uçak türbülansa girdiğinde, sarsıntıdan dolayı bir yerlerini incitebilirler. Aynı nedenle havayolu şirketleri, uçağa binecek olan köpeklere sakinleştirici vermeyi de önermiyor. Bir sarsıntı anında köpeğin bilincinin yerinde olması, onu olası bir sakatlıktan koruyabilir. 

İstenen belgeler arasında en önemlisi pasaport. Yani köpeğin doğumdan beri tüm aşılarının, veteriner imzası ile kayıtlı olduğu mikroçipli küçük defterler. Yurtdışına gidecek bir hayvanın aşıları tam olmak zorunda. Kanada, veterinerin bu konuda pasaporttaki beyanını yeterli buluyor, ancak Avrupa Birliği ülkeleri, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından onaylanan bir kan testi istiyorlar. Yaklaşık 400 küsur liraya veternerinize yaptıracağınız kan testi, Ankara'ya gidiyor, orada değerlendiriliyor, aşıları tam olan köpeğinizin, kuduz virüsüne karşı eksiksiz bağışıklığının olduğu bakanlık tarafından belgeleniyor. Test sonuçları veterinerinize geri geliyor. 

Kanada, bu testi istemiyor. 

Aşı karnesinin bulunduğu pasaportun yanı sıra, Kanada'ya evcil hayvan taşımak için, İl Tarım Müdürlüğü'nden bir sağlık sertifikası almanız gerekiyor. 200 TL gibi bir para ödeyerek bu belge temin edilebiliyor. 

Prosedürün diğer ayrıntılarını bu internet sitesinden araştırabilirsiniz:

 
Son olarak, gerekli belgeleriniz tam ise, hava alanında da havayolu şirketine ödemeniz gereken ücretler var. Türk Hava Yolları için bu ücretlerin listesini aşağıdaki linkte bulabilirsiniz:


Tüm belgeler onaylandıktan, tüm ücretler ödendikten ve köpekler kafeslere yerleştirilip kargo kompartmanına doğru yola çıktıktan sonra, yolculuğun en zor bölümü başlıyor: "O kadar uzun yolda köpeklerimin başına bir şey gelir mi?" O güne kadar hep dizinizin dibinde oturmuş olan köpeğiniz, saatler boyu bir uçağın kargo bölümünde hapis kalacak. Orada ne olacağını artık bir tek köpeğiniz biliyor. Uçuşunuz aktarmalı ise, iki uçuş arasında çok büyük ihtimalle köpeğinizi göremeyeceksiniz. İlk uçuştan çıktığınız an görevlilere, evcil hayvanınızla yolculuk yaptığınızı bildirip bir sonraki uçuş için onun diğer uçağa yüklenip yüklenmediğini kontrol etmelerini istemekten çekinmeyin. Sonuçta bazen kargolar yanlış yere gidebiliyorlar. 

Bizim uçuşumuz hem aktarmalıydı, hem de rötarlı. Jack ve Suzy, İzmir-İstanbul uçuşu, arada 3,5 saatlik rötar ve 10 küsur saatlik Kanada uçuşu boyunca bizimle olamadılar. Biz, rötar esnasında Türk Hava Yolları'nın "Görevliler ilgileniyor" beyanatı ile yetinmek zorunda kaldık. Pearson Uluslararası Havalimanı'na inip de onları sapasağlam karşımızda gördüğümüzde yolculuğun en zor bölümü bitmişti bizim için. Oradaki gümrüğe gidip hayvanları tanıttık. Bir miktar daha harç ödedik ve köpeklerimizi alıp kalacağımız yere doğru yola çıktık. 

An itibariyle biri benim, biri eşimin dizinin dibinde huzur içinde uyuklayan bu tüy yumaklarının Kuşadası'ndan Kanada'ya uzanan öyküleri bu şekildedir. 
Kuşadası'ndaki küçük apartmanın ve tasmayla gezebildikleri 15-20'şer dakikalık yürüyüşlerin ardından şu an Kanada'da yaşadığımız evin geniş arazisinde deli gibi koşup oynayabiliyorlar artık. Lezzetli mamalar yeyip soba karşısında diledikleri gibi mayışabiliyorlar. 
Bundan 5 yıl önce, belki de üzücü bir şekilde sonlanacak olan hayatları, onları buralara getirdi.
Zamanında yediği onca terlik ayakkabı ve mobilya da Suzy'ye helal-ü hoş olsun. Hiçbir şikayetim yok. İyi ki varlar, iyi ki bizimleler. 




9 comments:

  1. Hani o havaalanında karşınıza sapasağlam çıkmışlarya, hani onların mutlu olduğunu görmüşsünüz ya, işte tam orayı okurken gözlerim hafif dolarak ofiste diğer çalışanların yanında oh beeee diye bağırmamak için kendimi zor tuttum :)

    ReplyDelete
    Replies
    1. Çok teşekkür ederim samimi yorumunuz için. :)

      Delete
  2. Biz de iki sene sonra bu yolculugu yapacagiz kopegimiz Tarcin'la :) Kanada'da 6 ay gecirdikten sonra Yeni Zelanda'ya gelmeye hak kazanacak kuzumuz. Suzy ve Jack'in mutlu sonla biten hikayesi beni cok mutlu etti! Suzy hele cok puf ya agzini yirim :)

    ReplyDelete
    Replies
    1. O halde bir mutlu devam eden hikaye de Tarçın'dan bekliyoruz. :)

      Delete
  3. Gerçekten güzel bir bilgilendirme yapmışsınız �� Bizde kızımız Karam ile 1 yıl sonra Kanada'ya geliyoruz bu yazıdan sonra kuralları öğrenmiş oldum Teşekkürler ����

    ReplyDelete
    Replies
    1. Umarım sorunsuz bir şekilde gelmişsinizdir. Nasıl oldu yolculuk deneyiminiz?

      Delete
  4. Merhaba, bu noktada merak ettigim kopeklerinizin yolculuk oncesi donemde gok gurultusu gibi yuksek sesli olaylara verdigi tepki neydi? Benim kizim boyle durumkarda cok korkuyor ve titriyor. Dolayisiyla yolculuk esnasinda olumsuz bir sey yasamasindan endiseleniyorum. Ama diger taraftan bir cok kopek gok gurultusunden korkar! Peki sizinkelerin tepkileri nasildi?

    ReplyDelete
    Replies
    1. Gök gürültüsünde huysuzlanır bizimkiler. Kalkıp bir dolaşırlar odanın içinde, bize yakın olmaya veya masa altlarına girmeye çalışırlar. Uçak yolculuğu esnasında korktular mı, ne oldu hiç bilemiyorum çünkü aktarma esnasında dahi göstermediler köpeklerimizi. Ama Toronto'da kafesleri teslim aldığımızda çok büyük bir panik yaşamış gibi görünmüyorlardı.

      Delete
    2. Tesekkurler yanitiniz icin, rahatladim acikcasi :)

      Delete

Blog Archive

Powered by Blogger.