Wednesday, November 23, 2016

Kanada Lezzetleri, Bölüm:1

Biscuits - (15 dakikada hazılanan minik top ekmekler)

malzemeler:

2 çay bardağı tam buğday unu
1 çay bardağı süt
1/2 çay bardağı tereyağı
1 çay kaşığı tuz
2 çay kaşığı kabartma tozu


yapılışı:


Fırını 250 C'ye ısıtın.
2 çay bardağı unu derin bir kaba boşaltın.
Üzerine 1 çay kaşığı tuzu ve 2 çay kaşığı kabartma tozunu ekleyin.
Yarım çay bardağı tereyağını nohut büyüklüğünde doğrayıp unun içine serpin (dikkat edin hepsi bir yerde toplanmasın) ve çatalla ezin.
1 çay bardağı sütü unun üzerine ekleyin ve hamur elde edene kadar yoğurun.
Elde ettiğiniz hamuru ceviz büyüklüğünde kopartıp, üzerine pisirme kagidi serdiğiniz fırın tepsisine yerleştirin.
10 dakika kadar pişirin. Üstleri çok hafif kahverengileşmeye başlamışsa işlem tamamdır.
Afiyet olsun.




0 comments:

Tecavüz kültürü

Tecavüz sözcüğünü, bir cinsel münasebette, taraflardan birinin hür iradesinin ve/veya rızasının olmadığı durumlar için kullanıyoruz. Her duyduğumuzda bizde derin bir rahatsızlık uyandıran, tüylerimizi diken diken eden, dehşete kapılmamıza neden olan bu sözcük, son zamanlarda toplum olarak, üzerine en çok konuştuğumuz konuların başında geliyor. Ne var ki, üzerine bu kadar konuştuğumuz bu eylemin tanımında, hala bir fikir birliğine varılmış değil. Bu havada asılı kalma durumu, tecavüz eylemine karşı hukuki açıdan caydırıcı önlemler almayı zorlaştırdığı gibi, bu istenmeyen eylemin yaygın bir biçimde gerçekleştirilmeye devam etmesine neden olan bir güç boşluğu da yaratıyor.
Kimi otoriteler tecavüz konusunda çocuk yaşta bir insanın rızasının olabileceğini savunurken, kimileri onlara bunun mümkün olamayacağını anlatmaya çalışıyor. Kimi insanlar, tecavüz suçlarında, mağdurun kılık kıyafetine, medeni haline, yaşam tarzına bakarak olayın gerçekten tecavüz olup olmadığını tartışırken, kimilerinin ise onlara, mağdurun beyanatının esas alınması gerektiğini izah etmesi gerekiyor. 

Tanımlanamayan her durum, bir kültürün içinde, kötülüğün oluşmasına imkan veren bir boşluk yaratıyor. 
Bu boşluklar hemen küçük kötülük havuzları ile doluyor. Zaman içinde, tabu adı altında konuşulmayan, konuşulması, tanımlanması ve sınır koyulması yakışık almayan, birilerinin işine gelmeyen ya da hafife alınan, sırası henüz gelmediği düşünülem bir çok konunun yarattığı boşluklar, bir derya halinde tüm bir kültürü içinde boğuyor. 

Muğlaklık, her türlü kötülüğe zemin hazırlıyor.
Her boşluk, bir sınır ihlalini beraberinde getiriyor. 

Bu kötülük havuzlarında suyu olan veya o sulardan beslenen herkesin işine geliyor tanımsızlık hali. 
Bu yüzden, bir insanın diğerine göre yaradılışından dolayı üstün olduğunu varsayan bir kültür öğesini sorguladığınız her an marjinalize ediliyor, o havuzlardan beslendiğinin farkında olan ya da olmayan biri tarafından hemen devre dışı bırakılıyorsunuz. 

Bir kültürün, tecavüz kültürüne dönüşmeye başlaması da işte bu şekilde gerçekleşiyor.

Öncelikle tecavüz kelimesinin kökenine bakalım. 
Etimoloji Türkçe adlı siteye göre tecavüz kelimesi tarihte, haddini aşma, sınırı geçme manasında kullanılmış. 

Günümüzde yaygın kullanım biçimi Vikipedi'de belirtildiği şekliyledir: 
Irza geçme ya da tecavüz, kişinin rızası dışında cinsel ilişkide bulunulmasıdır. 

Tecavüz kültürünü tanımlamamız gerekirse, bir topluluğun içinde, o topluluğun cinselliğe ve cinsiyet konularına bakış açısı yüzünden, tecavüzün yaygınlaşması ve normal sayılmaya başlanması diyebiliriz. 

Rıza meselesinin muğlaklığına  bir açıklama getirmek, açıklayarak sınırlarının belirgin hale gelmesini sağlamak yani örneğin 18 yaşından küçük insanların çocuk sayılacağını ve çocukların cinsel ilişki için rıza veremeyeceklerini belirtmek yerine, bunu bu şekilde belirlememekten oluşan muğlaklıktan ve tanımsızlıktan faydalanarak, çocuk tecavüzünü devlet eliyle, evlilik adıyla meşrulaştırmaya, normalleştirmeye çalışmak bu duruma bir örnek olabilir.

Tecavüz konusunda beyanat kavramı havada kaldığı ve yeterince tanımlanmadığı için mağdur hariç, herkesin beyanatını esas alan ve fail yerine, mağdurun belirli toplumsal beklentileri yerine getirip getirmediğine odaklanabilen bir hukuk sistemi bu duruma başka bir örnek olarak gösterilebilir. Bu odak sorunu, toplumsal beklentileri yerine getirmeyen tüm kadınların tecavüze uğramasının normal görülmeye başlamasına neden olmakla birlikte, kadını toplumun ondan beklentilerinin kölesi haline getirir. Böyle bir toplumda zaten kadının hür iradesinden, kişisel sınırlarından bahsedilemez. Toplum kadının ne giyeceğine, kiminle görüşeceğine, nasıl davranacağına, var oluşunu nasıl ifade edeceğine dair hür iradesini tanımadığı gibi, onu kendi belirlediği kalıplara girmeye mecbur ederek kişisel sınırlarını da baştan ihlal etmiştir. Statüko neredeyse, kadının tecavüze uğramasını garanti altına almış, kadını bu ihtimal karşısında dehşete düşerek, ayağını denk alarak, itaat ederek yaşamaya mecbur bırakmış, eğer bu şekilde yaşamazsa kendisine haddinin bu yolla bildirileceğini beyan etmiştir. 

Tecavüzün normalleştirilmesi günlük hayattaki küçük ayrıntılarla başlıyor. Tecavüz kültürünün oluşmasına zemin hazırlayan toplumlarda yaşayan bir kadının deneyimi, günlük hayatta hiç durmadan karşısına çıkan sınır ihlalleri ve tacizlerle dolu. Örneğin sokakta yürüyen bir kadına laf atan adam, kadınların kaç tane çocuk yapmaları gerektiğiyle ilgili ahkam kesen politikacı, kız arkadaşının ne giyeceğine karışan erkek, karısını kilosu, saç rengi, makyajı konusunda sürekli eleştiren koca, kürtaj konusunda vaaz veren din adamı, her nasılsa hedeflerindeki kadınların bedeni üzerinde söz sahibi olduklarını varsayıyorlar. Oysa ki siz eşinizin ve hatta kendi içinizden çıkan, bakımını ve temizliğini ellerinizle yaptığınız çocuğunuzun bedeni üzerinde dahi söz sahibi olmamalısınız. Çünkü bir kişinin bedeni, onun kişisel sınırıdır. Tecavüz sözcüğünün tarihteki kullanımını hatırlayalım: Sınır ihlali. Birbirimizin kişisel sınırlarını ihlal ede ede bir tecavüz kültürü oluşturuyoruz hep birlikte. Buna son vermek de günlük hayatımızdaki küçük seçimlerle başlıyor. 

Kadınların günlük hayat deneyimlerinde sürekli karşılaştıkları, içselleştirdikleri, masumane gülüp geçtikleri sınır ihlallerine başka örnekler de verilebilir: Örneğin birlikte çalıştığı bir kadına, işi o olmamasına rağmen "Haydi bize bir kahve yap, sen bayansın, güzel yaparsın" diyen erkek iş arkadaşı, kadınların, kendisine hizmet etmek için var olduklarını varsayıyor. "Öğretmenlik kadınlar için en güzel meslek" diye tatillerin bolluğundan dem vuran komşu teyze, aslında kadının dışarıda değil, evde bir sürü işinin olduğuna, ve dışarıda çalışsa bile evdeki o çok önemli işlerine vakit ayırabilmesinin gereklilik ve önemine işaret ediyor. Kadınlar sürekli, "yaşı gelmiş" her genç kadının mutlaka evlenmesi gerektiği, mutlaka çocuk sahibi olması gerektiği, her kadının mutlaka ev işi ve yemek yapması gerektiği senaryolar ile büyütülüyorlar. Bunlardan herhangi birinde başarı gösteremeyen kadın en masum haliyle alay konusu oluyor, hedef gösteriliyor, dedikodu malzemesi oluyor, en kötü ihtimalle ise aile içi şiddet mağduru oluyor veya cinayete kurban gidiyor. Kimse bir kadının, hayatını nasıl yaşamak istediği ile ilgili tercihlerini sormuyor. Cesaret edip kendi tecrcihlerini ortaya koyan kadınlar da günlük hayatlarında şaka görünümünde yahut ciddi bir sürü saygısızlık ve densizlikle, veya şiddet ve hatta cinayet ile karşı karşıya kalıyorlar.


Bunların normal karşılandığı, sorgulanmadığı, tanımlanmadığı, fıtrat olarak kabul edildiği bir toplumda tecavüz kültürünün yeşermesi de kaçınılmaz bir hal alıyor. Burada bir parantez açarak şunu belirtmek istiyorum: Bir toplumun içinde tecavüz kültürünün oluşması için o toplumun doğu veya batı toplumu olması pek fark etmiyor. Ne yazık ki kadını hakir görme ve kadın düşmanlığı, evrensellikte, bir çok başka kavramın hayli önünde gidiyor. Fakat şu an önemsememiz gereken konu, bu mevcut durumla mücadelenin de evrensel bir ölçekte gerçekleşmesi gererktiği ve gerçekleşmekte olduğudur. 

Biz hak, hukuk ve eşitlikten yana olan insanlar, kadın erkek eşitsizliğiyle etkili bir şekilde mücadele edebilelim diye tanımlar üreten ve onları net bir şekilde açıklayıp tartışan insanlar var. Her birimiz, günlük hayatta başımıza gelen sınır ihlallerinin farkında olup, onları doğru bir şekilde tanımlayabilelim, gösterebilelim ve onlarla mücadele edebilelim diye çalışan insanlar var. Aile içi şiddet mağdurları hayatta kalabilsinler, şiddet gördükleri yerden kaçabilsinler, güvenli bir yere sığınabilsinler ve kendilerine şiddet uygulayan kişiler gerekli cezaları alsın diye çalışan kişiler var. Kadın yönelik şiddetin herhangi bir darp vakası olmadığını anlamamız için çalışan insanlar var. Töre cinayetlerinden daha fazla kadın mağdur olmasın diye çalışan bir takım insanlar var. Kız çocuklarının küçük yaşta evlendirilmelerinin önüne geçmeye çalışan, kız çocuklarının eğitim görmesine vesile olan bir takım insanlar var. Her gün işyerlerinde, okullarda, sosyal ortamlarda, internet üzerinde mobinge, kabadayılığa, tacize, tehtide, şantaja maruz kalan kadınlar, içinde bulundukları durumdan kurtulabilsinler diye çalışan insanlar var. Kadınların insan kaçakçılığına kurban gitmelerini, kaçırılarak ve zorlanarak çalıştırılmalarını, fuhuşa zorlanmalarını önlemek için hayatlarını ortaya koyan insanlar var. Kadınlar sokaklarda her saatte rahatça yürüyebilsinler, çalışma hakları olduğu gibi eğlenme ve dinlenme haklarını da özgürce kullanabilsinler, kendilerini diledikleri gibi ifade edebilsinler, dilediklerini giyebilsinler, diledikleri kişiyle görüşebilsinler, diledikleri kişiyle yaşasınlar, diledikleri işi yapabilsinler, toplum bunun normal ve gerekli olduğunu kabul etsin diye çalışan, sokaklara dökülen, yazan, çizen, konuşan, dernekler kuran, avukatlık yapan insanlar var dünyada. 

Dünya bu insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor.




Ben bu yazıyı yazmaya başladıktan bitirene kadar, kız çocuklarının tecavüz suçlularıyla evlendirilmesine hukuki yolu açan yasa tasarısı geri çekildi. Bu tasarının geri çekilmesi için eyleme geçen insanların varlığı bizim o kötülük havuzlarında boğulmama umudumuz. 

Hak, hukuk ve eşitlik için çalışan insanlara, bugün kadın haklarından bahsedebilmemizin nedeni olan tüm feministlere, onları takdir eden, onlara saygı duyan, onları destekleyen, merak eden, anlamaya çalışan herkese minnet, saygı ve sevgiyle...

0 comments:

Monday, November 21, 2016

İlk kar sonunda düştü!

Kanada'dan merhabalar!
Heyecanla beklediğim kar sezonu sonunda başladı.
Bir Ankaralı, bir İstanbullu olsam belki lanet ederdim; ancak, memleketine 10 yılda bir kar yağan bir Kuşadalı olduğum için "Ay ne kadar güzeeeeeel! Aman Tanrım çok güzeeel! Aşşşırı güzeeeeel!" diye mırıldana mırıldana hayran hayran izliyorum ve hiç durmadan fotograf çekiyorum şimdilik. Tabii Nisan hala ayında hala kar yağıyorsa ne düşünürüm artık orasını bilemiyorum.



Bu satırları okuyan bazı arkadaşlarım, Kanada'ya taşınan İzmirli kişinin yazdığı efsanevi blog yazısını anımsayıp kıs kıs gülüyorlardır şimdi. Onları da kırmamak adına şöyle diyeyim: Ben karlı memlekete taşınan İzmirli sendromunun ilk aşamasındayım henüz. İlerleyen aşamalarda bu hayranlığım "Üfff bu ne yaa...Amaaan bi bitmedi!...Allah'ım delirecem galiba!"ya dönebilir pek tabii ki; şu an öngöremiyorum.



Evimiz çok sıcak. Çok güzel yapılmış izolasyonu. Bu yüzden odun sobası yakıp -4°C'de tişörtle oturuyoruz akşamları. Hatta dün gece o kadar sıcak bastı ki verandaya çıkıp yalınayak karlara bastım. Bu tarihi anı bir fotografla ölümsüzleştirmeyi de ihmal etmedim. Ne var ki yalınayak kar maceram sadece 20 saniye sürdü. Sonra koşarak, çığlık çığlığa kendimi içeri attım ve evdeki bayıltıcı sıcağa şükrettim. Şimdilik sadece akşamları yakıyoruz sobayı. Akşam yaktığımız sobanın sıcaklığı bizi bütün gün idare ediyor. Sabah hala tişörtle geziyoruz evin içinde. Ben kalp odun sobası. Ben kalp izolasyon malzemesi. Hayatında geçirdiğin en rahat kışı Kanada'da geçireceksin deseler "Haydi canım sen de!" derdim. Şimdilik öyle oluyor gibi.



Hayatımda ilk kez kar görmüş gibi konuşuyorsam da daha önce kar zamanında Ankara'da, Gümüşhane'de ve İstanbul'da bulunmuşluğum vardı. Ne var ki evde ilk kez kar gören 3 kişi vardı ki onların tepkileri görülmeye değerdi: Suzy, Jack ve Çocuk (Ben ona zaman zaman Cücük derim; şaşırmayın.)

Jack ve Suzy (köpeklerimiz) karların üzerinde deli gibi koşturdular ve oynadılar. Jack -belki hasta olduğu için, belki de genetik yatkınlıktan dolayı- hemen üşüyüp içeri girdi ama aklı dışarıda kaldı. Diğer yandan Suzy, Anadolu çoban köpeği kırması olduğu için karların üzerinde yatıp yuvarlandı, koşturdu, çocuğun yaptığı kartoplarını yakalamaya çalıştı, topların yere düşünce yok olduğunu görüp şaşırdı, durumu araştırmaya girişti, burnunu karlara soktu, çok mutlu oldu. O güzelim çomarın içinden sanırsınız bir Husky çıktı.



Çocuk ise babaannesinin hediyesi olan kar pantolonu, halasının aldığı kar çizmeleri, Funda teyzesinin aldığı eldivenleri ve dedesinin verdiği şapkasıyla sanki karların içine doğmuş gibi bir rahatlıkla, damarlarının bir köşesinde Sivas Kangalı kanı dolaşan Suzy  pes edip içeri girdikten sonra bile oynamaya devam etti. Eline bir parça dal alıp karın üzerine resimler çizdi, bir süpürge bulup karları süpürdü, bir faraşla süpüremediği yerleri kazıdı, cama kartopu atıp eğlendi... Neden sonra yeterince oynadığına kanaat getirip içeri girdiğinde burnu hariç üşümemişti bile.



Akşam olup, sobamızı yakıp oturduğumuzda sordu: "Anne, yarın karlar gidecek mi?"
"Hayır," dedim, "yarın da orada olacak karlar. Okulda arkadaşlarınla oynayabileceksin."
"Yaşasıııın!" dedi. Sabah da ilk kez dudağını bükmeden, yüzünü dökmeden gitti okula. Kartopu oynayacağı için pek bir hevesliydi.



Takdir edersiniz ki burada kar tatili diye bir şey yok. Hatta fırtına falan olmadığı sürece kar kış demeyip çocukları kanunen günde 2 saat dışarıda oynatıyorlar okullarda bu vicdansız (!) Kanadalılar Bu yüzden kar pantolonu, su geçirmeyen bir kaban, kar çizmeleri, şapka ve eldiven çok önemli çocuk için.
Şimdi diyeceksiniz ki ya aile çok fakirse, alamıyorlarsa çocuğa kar ekipmanı. O takdirde şöyle bir şey oluyor: Çarşının hemen ortasında ikinci el dükkanı var. Ceketten ayakkabıya, buz pateninden koltuğa, bardaktan kitaba her şeyi çok ama çok ucuza alabiliyorsunuz. Üstelik lekeli, delikli şeyler de değil. Yepyeni ve tertemiz görünüyorlar. Evde artık istemediğiniz herhangi bir şeyinizi oraya bırakıyorsunuz. Satıldıklarında ise parası sağlık kuruluşlarına gidiyor. Orada çalışanlar da para almayıp, gönüllü olarak çalışıyorlar. Oradan alışveriş yapmak için ille fakir olmanız da lazım değil. County'de gördüğüm ve hoşuma giden şeylerden biri de, insanların üretim-tüketim eğilimlerinin göreceli olarak daha dengeli olması. Örneğin biz Türkiye'de, maddi durumumuz iyiyse ve hipster değilsek ikinci el eşya kullanmaya burun kıvırırız. Burada öyle bir sınıfsal egoya rastlanmıyor pek. İnsanlar, gerek davranışlarında, gerekse giyim kuşamlarında mütevazılar.  Hali vakti yerinde bir sürü insan da o ikinci el dükkanından alışveriş yapıyor. Böylece hem tüketim çılgınlığına kapılmıyorlar, hem de sağlık kuruluşlarının para kazanmasını sağlayarak topluma faydalı oluyorlar.

Çevresel bir faydası daha var tabii ki ikinci el kültürünün: Bir eşya, gerçekten kullanılamaz duruma gelmeden çöpe çıkmıyor. "Kanada'nın içinden misin? Hayır köyündenim" başlıklı yazımda da
( buraya tıklayarak okuyabilirsiniz )anlattığım gibi burada çöp atmak için para ödemek zorundasınız. Her torba başına 5 dolar ödüyorsunuz. Ama diyelim ki yeni bir buzdolabı aldınız. Eski buzdolabınızı çöpe atmak isterseniz bu size 50 dolar gibi bir ücrete mal oluyor. Tüketim çılgınlığı aynı zamanda bir çöp üretme makinesi de. Çevreye olduğu kadar, yerel yönetimlere ve ülkeye de hem ekolojik anlamda, hem ekonomik anlamda bir maliyeti var. Tüketiminizi kontrol altına almak sadece maddi bir konu değil, aynı zamanda Dünya gezegeninize olan saygınızla da ilgili ve hatta vatanseverliğinizin dahi bir ölçütü aslında.
Bu arada, ikinci el dükkanları çok ucuz derken gerçekten çok ucuz. Bir çanta dolusu çocuk kitabını oradan 1 dolara alıyorum. Buraya ilk taşındığımızda kışın ne zaman bastıracağını bilmediğimizden, yanımızda hiç kışlık kıyafet de getiremediğimizden dolayı alelacele bir kışlık manto almıştım. Hiçbir yerinde bir arızası olmayan, rengiyle, kumaşıyla, dikişiyle pırıl pırıl bir mantoya 7 dolar verdim. Siz onu Türk parasıyla 7 TL gibi düşünün.


Konuyu dağıttığım için affınıza sığınıyor, yazıma bugünden fotograf kareleriyle son veriyorum. Çoğu, arabayla giderken çekildikleri için katalog fotografı gibi gözükmüyor olabilirler ama Prince Edward County'nin karlar altında ne kadar masalsı göründüğünü, etrafa bakınca sanki bir kar küresinin içindeymiş gibi hissettiğimi belki bu fotograflara bakarak siz de takdir edersiniz.

















1 comments:

Tuesday, November 15, 2016

Okul öncesi dönemindeki bir çocukla Kanada'ya taşınmak

Prince Edward County'de yavaş yavaş sonbaharın sonuna doğru yaklaşıyoruz.
Kanada'ya tam 2 ay önce taşınmıştık. Biz taşındığımızda hava hala yaz havasıydı. Hala şort giyebiliyor, plaja gidebiliyorduk. 2 ay içinde yapraklar yeşilden sarıya, turuncuya, kırmızıya döndü ve bu hafta itibariyle ağaçlarımız hemen hemen tamamen çıplak kaldılar. Yakın zamanda, üzerleri bembeyaz kar örtüsüyle kaplanacak. Bir Kuşadalı olarak ben o bölümü pek hayal edemiyorum.



Doğa bu denli çabuk değişirken, bizim olduğumuz yerde saydığımız düşünülemez tabii ki. Biz de hızla değişiyoruz; yeni bir yaşama uyum sağlıyoruz. Kanada'da 30 yıldan fazla yaşamış olan eşim bile bir uyum sürecinden geçiyor. Çoğu göçmenin yaşadığı, ülke değiştirmekten kaynaklanan kültürel uyum sürecinden bahsetmiyorum. Bizimki daha ziyade şehir yaşamından kır yaşamına alışma süreci.

Türkiye'deyken her yere yürüyorduk, sık sık dışarıda yiyor ya da dışarıdan yemek söylüyorduk, evimizi temizleyen, hakkını ödeyemeyeceğimiz bir ablamız vardı, kışın ısınmak için elektrikli ısıtıcı yeterliydi, çöplerden kurtulmamız 30 saniyemizi alıyordu. Her şey çok hızlı ve pratikti.  Daha önceki yazılarımdan birinde de anlattığım gibi, Prince Edward County'ye taşınınca günlük rutinimize, araba kullanmak, odun kesmek, soba yakmak, kompost yapmak, ekmek pişirmek, dışarıda yemeyi kesip her gün yemek yapmak, çöpleri geri dönüşüm için ayrıştırmak, çim biçmek, yaprak süpürmek, kuş beslemek, ev temizlemek gibi şeyler dahil oldu. Üstelik tüm bunları zorunluluktan değil, keyiften yapmaya başladık. Şu karşısında oturarak yazı yazmak şansına eriştiğim güzeller güzeli manzaranın yanında gelen ilave ödüller oldu bu işler bizim için.

Bunların yanı sıra, her birimiz kendi uğraşlarımızla meşguluz. Ben bir kısmını bu bloga eklediğim, bir kısmını ise kendime sakladığım yazılar yazmaya başladım. Hafta içi her gün belli bir süreyi yazma pratiğine ayırıp, bu konuda kendimi geliştirmeyi hedefliyorum. Ayrıca  35 yaşımdan sonra çok şükür zahmet edip araba kullanmaya başladım. Yıllardır ehliyetim vardı ama konuya hiç ilgi duymamıştım. Türkiye'deki trafiğe bakarak da asla araba kullanmak zorunda kalacağım şekilde yaşamayı düşünmüyordum. Ne var ki burada hem trafiğin tenhalığı ve düzenliliği cesaretimi arttırdı, hem de şehre uzak bir yerde yaşıyor olmamız beni araba kullanmaya mecbur bıraktı. Dahası, günlük hayatımın en sevdiğim uğraşlarından biri haline geldi araba kullanmak. Eşim, Türkiye'ye taşınarak ara verdiği piyano derslerine geri döndü. İşlerinin güçlerinin yanı sıra, her gün en az iki saat piyano çalıyor. Haftada bir gün, komşu şehre gidip, öğretmeniyle çalışıyor. Bizim tüm bunları programlamamız, bu yaşam tarzına alışmamız çok kolay oldu. Ne de olsa buraya taşınmayı, bu yaşam tarzını biz seçtik.

Çocuğun hal ve gidişatı ise başka bir hikaye.
Ailem ve dostlarım, 3,5 yaşındaki oğlumuzun, yaşamımızdaki bu köklü değişimi nasıl algılayıp deneyimlediğini merak ediyorlar. Bu yazı, hem onların meraklarını giderecek, hem de küçük çocuklarıyla birlikte ülke değiştirmek isteyen ailelere belki de yol gösterecek.

Prince Edward County'ye taşınmamızı planlarken ilk yaptığımız hareketlerden biri, buradaki kreşle bağlantı kurmak oldu. Daha uçak biletlerini alma aşamasındayken çocuğun kaydını yaptırmış, gerekli bilgileri edinmiş, başlayacağı tarihi ayarlamıştık. Ben bu yıl çalışmayı planlamadığım halde, çocuğu kreşe yollamak iki nedenle bize mantıklı görünüyordu. Birincisi, yaşadığımız mahallede hiç kimseyi tanımıyorduk. Çevremizde çocuklu aileler var mı bilmiyorduk. Olsa bile, burada evler, şehirdeki veya Türk köylerindeki gibi dip dibe değiller. Bütün evler geniş arazilerin içinde. Bu da insanlarla tanışmayı ve yakınlaşmayı zorlaştırıyor. Çocuk evde kalsa, aylarca bizden başka kimseyi görmeden yaşayabilirdi. Sağlıklı bir şekilde sosyalleşmesi, arkadaş edinmesi, psikolojik ve bedensel enerjisini ifade etmesi için kreş ideal bir ortam olacaktı.

Çalışma niyetim olmadığı halde çocuğu kreşe yollamamın ikinci nedeni ise, seneye ana sınıfına başlamadan önce İngilizce öğrenmesi gerekliliğiydi.
Daha önceki yazılarımdan birinde de belirttiğim gibi, çocuğun eğitimi için Kanada'ya taşınma planımız hep vardı. Çocuklar küçük yaşlarda ülke değiştirdiklerinde, ana dillerini unutabiliyorlar. Türkçe'yi iyice öğrensin ve Kanada'ya taşındıktan sonra da kullanmaya devam etsin diye evde onunla hep Türkçe konuştuk ve konuşmaya da devam edeceğiz. İngilizce'yi yaşayarak, deneyimleyerek öğrenebilmesi için ise kreş en uygun seçenek gibi görünüyor. Daha şimdiden, kendini "Water!" "Hungry!" gibi tek kelimeyle ifade ettiği dönemi geride bırakıp, iki kelimelik cümleler kurmaya başladı bile. Pek yakında cümlelere yüklem de ekleyecek ve konuşmaya başlayacak.

Bu arada Kanada'daki kreş sistemiyle ilgili küçük bir bilgi de paylaşayım: Eğer anne de baba da çalışıyorsa veya okula devam ediyorlarsa, yıllık kazançlarına göre kreş ücreti ödüyorlar. Örneğin, anne ve babanın ortak geliri yılda 20 000 dolardan az ise, onların çocukları için kreş ücretsiz. Yıllık 30 000 dolardan fazla kazanan aileler için kreş ücreti aylık 40 dolar gibi. Yıllık 40 000 dolardan fazla kazanan aileler için ise kreş ücreti aylık 165 dolar civarında. Fakat anne veya babadan herhangi biri çalışmıyor ve okula da devam etmiyorsa, o zaman bu indirimden faydalanamıyorsunuz. Bu arada bu ücretleri Türk parasına göre düşünmeyin. Türkiye'de yılda 20 000 dolar kazanmak ile Kanada'da yılda 20 000 dolar kazanmak arasında epey fark var.

Çocuğumuzun eğitimi için Kanada'ya taşındık derken çocuğu astronot yapacağız, bir mühendis, bir doktor olacak gibi hırslarla buraya geldik sanılmasın. Kendisi büyüdüğünde bir çiftçi, bir otomobil tamircisi (çok da mutlu bir otomobil tamircisi olurdu eminim), bir baca temizleyicisi olmayı seçebilir pek tabii ki. Bana göre asıl önemli olan, okulda kazanacağı çok kültürlü bakış açısı, bilimsel ve eleştirel düşünme. Bu bakımdan -üzülerek söylüyorum- Türk eğitim sisteminin müfredatını çok benmerkezci ve yetersiz buluyorum.
Burada bir parantez açarak belirtmem gerekiyor: Öğretmenlik hayatım boyunca çok çalışkan, çok idealist, çok iyi kalpli çalışma arkadaşlarım oldu hep. Ben eğitim sisteminden yakınırken, sistemin içinde çalışan emekçileri yermiyorum. Yergilerimin hedefi, kanun ve yönetmelik çıkaran ve müfredat hazırlayan kesim.

Çocuk, ileride ne olmayı seçerse seçsin, farklı kültürlere merak duysun, farklı düşüncelere saygı göstersin, çevresinde gözlemlediği yahut içinde bulunduğu bir durumu analiz etme yetisi kazansın, kendi doğasına yabancılaşmasın, sadece zihinsel değil, bedensel gelişimi de desteklensin, yaşamının gidişatını çoktan seçmeli sınavlar belirlemesin, kendi seçimlerini yapmakta özgür olsun diye burada okumasını istedik. Ve eğer bir gün olur da bir astronot, bir robot mühendisi olmayı hedeflerse,  bir uzay ajansı olan, kendi astronotlarını yetiştiren, uzay istasyonlarına robotik aksamlar üreten bir ülkede yaşıyor olalım ki, bunları yapabilmek için de bir şansı olsun.

Tabii bunlar onun yıllar içinde düşünüp, çalışıp, karar vereceği konular. Bizim tek yapabileceğimiz şey, gelişimini destekleyecek konulara merak ve ilgi duyacağı ortamlar yaratmak. Müzik, hem ruhsal, hem de zihinsel gelişimine fayda sağlayacak bir uğraş örneğin. Bu bağlamda, Prince Edward County'ye taşınmadan kısa bir süre önce eşim, komşu şehirdeki bir müzik okuluyla irtibata geçti. Çocuğu Music for Young Children adında bir programa kayıt ettirdi. 3-4 yaşlarında birkaç minik, 40 dakika boyunca, anne veya babalarıyla birlikte , yerde çember şeklinde oturarak, yürüyerek, zıplayarak, dans ederek, veya çeşitli perküsyon aleteri kullanarak müzik dinleyip ritim tutuyorlar. Çeşitli oyunlar ve etkinliklerle, notaları, ölçü ve değerleri öğreniyorlar. Çocuk, bu programda ilerledikçe, bir enstrüman çalmayı öğreniyor.

Haftanın bir başka günü de, okul çıkışı, kendi yaş grubundan çocuklarla, yarım saatlik bir yüzme kursuna götürüyoruz çocuğu. Gerek Kuşadası'nda, gerek Kanada'da su kenarında yaşamanın gerekliliklerinden biri küçük yaşta yüzmeyi öğrenmek. Hem eğlenceli bir aktivite, hem de gerektiğinde hayat kurtarabilecek bir beceri. Tam burada, "Community Centre" dedikleri kurumlardan bahsetmek istiyorum. Kanada'nın büyük şehirleri gibi, kırsal kesimlerinde de halka açık, havuzlu spor merkezleri var. Herkesin faydalanabilmesi için sembolik ücretlerle üye olunan bu yerler, aletli spor salonlarının yanı sıra, yoga, pilates, dans, zumba gibi insan sağlığını destekleyen etkinlikleri de -o sembolik ücrete dahil olarak- sağlıyorlar. Ayrıca bu merkezler, ayın belirli haftalarında, tüm etkinlikler dahil olmak üzere ücretsiz olarak da hizmet veriyorlar.

Bunlardan başka, cumartesi sabahları, hep birlikte, yaşadığımız köyün kütüphanesine gidiyoruz. Daha önce, üzerine bir blog yazısı yazdığım bu kütüphanede, biz kitap ve dergileri karıştırırken, çocuk da oyuncaklarla oynayıp meşgul oluyor. Oradaki oyuncaklar, o küçük masa ve sandalyeler onu çok mutlu ediyor. Kütüphanede, bir yeri olduğunu hissediyor. Daha şimdiden hayatının bir parçası haline getirdi orayı.

Evde geçirdiğimiz vakitte de canımız sıkıldığı anda bahçeye çıkıp köpeklerle koşturma seçeneğimiz var hava müsait olduğu sürece.



Tabii bütün bu olanaklara rağmen, çocuğun ülke değiştirmesi, anneanne ve dedesinden, geniş ailesinden, manevi teyzelerinden, mahalle arkadaşlarından, "dedet"inden ayrılması ve dilini anlamadığı farklı bir ülkeye alışması hiç kolay olmadı. Kanada'da da eşimin ailemiz olması tabii çok yardımcı oldu ama diğer taraftan Türkiye'den neden ayrıldığımızı anlayabilecek yaşta olmadığı için uzun süre tepki gösterdi. Hala daha da göstermekte. Buraya hızla alışıyor ama, aklının, kalbinin bir köşesi hep Türkiye'de. Sık sık soruyor "Anne, Kuşadası'na ne zaman gideceğiz?" diye. Benim için de çok zor oldu tabii ki, tüm sevdiklerimi ve alıştıklarımı geride bırakmak ama ben koskoca kadınım, bunun zihinsel muhasebesini yapıp kafamda bir şekilde çözüyorum konuyu. Çocuğun da zamanla kendi çözümlemesini yapıp kendini evde hissetmesini umuyorum ve bunun için çabalıyorum.


Sonuç olarak, ben ailemi ve arkadaşlarımı özlesem de, çocuk şimdilik birazcık bocalasa da, uzun dönemde hepimizi mutlu edecek bir seçim yaptığımızı düşünüyorum Kanada'ya taşınarak. Zaman beni doğrulasın.

Vakit ayırıp okuduğunuz için teşekkürler. Sevgiler.


9 comments:

Friday, November 11, 2016

Sosyal Medya ve Saygı

11 yıllık öğretmenlik hayatım boyunca, yeri geldiğinde, öğrencilerime saygının tanımını hep şu şekilde yaptım:
"Karşındaki kişiyi kendin gibi saymak; ona, kendine davranılmasını istediğin gibi davranmaktır saygı." 

"Gittik, kurtulduk olmuyormuş öyle!" başlıklı blog yazıma  gelen yorumlar üzerine bu tanımı yeniden gündeme getirmek icap etti. Yorumların geneline bakıldığında, adab-ı muaşeret kuralları çerçevesinde, haddini, hududunu bilen yetişkin insanların, fikir birliğinde olmasalar da uygarca tartıştıkları görülüyor. Bunun beni ziyadesiyle onurlandırdığını ve mutlu ettiğini söylemeliyim. Birbirimizin fikirlerine katılmayabiliriz. Bunu, karşımızdaki kişiye kibarca bildirip, neden katılmadığımızı düzeyli bir anlatımla açıklayabilmek, ideal olan tartışma biçimidir. Bu tartışma biçimi, bize ve karşımızdakine değer katar. Bu biçimden şaşmazsak, birbirimizin bilgisinden, görgüsünden faydalanabilir, birlikte fikir üretip, zihinsel açıdan birlikte gelişebiliriz. Fikirleri saygı ve tahammül çerçevesinde tartışabilmek, tüm toplumun hayrınadır. Zira, hepimizin bir diğerinden öğreneceği şeyler var. 

Ne var ki, sosyal medya ortamında, yukarıda sözünü ettiğim bu ideal tartışma biçiminden uzaklaşmak çok olası. Bu uzaklaşmanın uç noktalara vardığı durumlar için bir kavram bile üretildi. "Trol" adı verilen bu kavramın tanımı, teknoseyir adlı siteye göre şöyle: 
"İnternet trollüğü, insanları tahrik ederek ve kızgınlıkla yazılmış cevaplar vereceklerini umarak, e-posta veya çevrimiçi grup mesajları göndermek olarak tarif edilir. Trollük internetteki sosyal ortamlardaki iç hukukun ihlalidir."


İdeal tartışma biçiminden uzaklaşma ve trol kavramının altında yatan nedenler ne peki?
Bir okuryazar ve bir sosyal medya kulanıcısı olarak bu konudaki fikirlerinizi merak ediyorum. Dilerseniz bu blog yazısının altında yorum olarak paylaşabilirsiniz. 
Ben bu konuda şöyle düşünüyorum:
Sosyal medyayı kullanırken, karşımızda bir makine var. İlk aşamada, bir bilgisayar, bir telefon veya bir tabletle muhatabız. Fikirlerimizi, anılarımızı, duygularımızı o makineye aktarıyoruz ve sibernetik bir hale getiriyoruz. Bu sibernetik bilgi, başka insanların karşılarında duran makineler aracılığıyla onların zihnine nüfuz ediyor. Bir bilgiyi, bir duyguyu, bir görseli sosyal medya ortamında yayarken, karşımızda etiyle kanıyla, duygu ve düşünceleriyle, fiziksel ve ruhsal varlığıyla gerçek bir insan oturmadığı için, zaman zaman empati duygusunu yitirebiliyoruz. Bir makineyle iletişim halinde olduğumuzu varsayıp, saygıyı elden bırakıp haddini aşan laflar edebiliyoruz. Oysa ki seslendiğimiz varlık, tıpkı kendimiz gibi, bir bedeni, bir zihni, duyguları olan; düşünce üreten, tartışan, öğrenen, seven, ağlayan, sinirlenen, mutlu olan bir canlı. 

Hiç tanımadığımız birinin, sizi bir sabah yolda durdurup karakteriniz, sağlık durumunuz, fiziksel görünüşünüz, üzerinize giydiğiniz kıyafet, bıyığınızın şekli, okuduğunuz kitap, saç renginiz hakkında ağzına geleni söylemesi nasıl ki sinirinizi bozarsa, internet üzerinde paylaşım yaparken yine hiç tanımadığınız birinin, karşısında bir insan yokmuş da bir makine, duygusuz bir robot varmış gibi, sanki "siz orada değilmişsiniz gibi" size karşı kaba olması, hakaret etmesi, sizin hakkınızda varsayımlarda bulunması, haddini aşan yorumlar yapması aynı şekilde canınızı sıkar. Örnek vermek gerekirse, aşağıda paylaştığım yorumu yapan kişiyi tanımıyorum. O da beni tanımıyor. Nasıl bir insanım, ne yer ne içerim, neler okur neler dinlerim, kime hayranlık duyarım kimden uzak dururum hiç bilmiyor. Sadece adımı-soyadımı biliyor ve blogumu okumuş. Onu da doğru düzgün okumamış, okuduğu kadarını anlamamış. Birkaç anahtar kelime yakalayıp kafasında hemen bir yere oturtmuş. Dahası, bu tam anlayamadığı yazı üzerinden bana yönelik bir karakter çözümlemesi yapmış, tıbbi bir teşhis koymuş, kendisine hiç danışmadığım halde tavsiyeler vermiş, eğitim durumum ve bilgi birikimim hakkında hiçbir şey bilmemesine rağmen çeşitli beyanatlarda bulunmuş. Bu beyefendi benimle fikir paylaşımında bulunma niyetinde değil. Bu beyefendi benim bir insan olduğumun ve bir insan olarak, bu çeşit bir kabalığı ve densizliği hak etmediğimin farkında değil çünkü. 

Ben de bir iki dakikalığına karşımda sadece bir insan değil de bir bilgisayar varmış gibi yanıtlayacağım kendisini. Belki bu şekilde benimle empati kurmasını sağlayabilirim.

Kendini Avrasya Bakış olarak tanımlayan sayın bayım, 
Avrasya'dan bakınca sizinle aynı fikirde olmayan insanları bu şekilde görüyorsanız ben de haddimi aşarak size bakış açınızı değiştirmenizi önereceğim. Yüreğinize dönüp oradan bakın örneğin. Oradan görün insanları. Belki yüreğinizin zenginliğine vakıf olursunuz ve o zaman, insanların çeşit çeşit fikirleri, duyguları, düşünceleri olabildiğini; insanlığı güzel yapan şeyin de bu çeşitlilik olduğunu takdir edersiniz. 

...

Garip bulduğum, ama beni ne yönden rahatsız ettiğini ilk başta pek çözemediğim bir başka yorum da Facebook'tan geldi. Yukarıdaki beyefendi gibi kalp kırmak niyetiyle yapılmış bir yorum değildi. Aslında çok basit, çok sade, çok masum görünen bir yorumdu. Birçoğumuz, hatta farklı şartlar altında ben bile, üzerine fazla düşünmeden onaylayabilirdik böyle bir yorumu. İzninizle burada tartışmaya açmak istiyorum konuyu. Bu beyefendi, yorumu yaparken rumuz değil, gerçek adını kullandığı için isim bölümünü karaladım. Dilerseniz öncelikle yorumu okuyun:



Öncelikle şunu düşündüm. Türk olmak öyle alınıp verilebilen bir özellik mi? Sadece belli şartları yerine getirince mi Türk olabiliyoruz. Buna karar veren, bu beyefendinin de dahil olduğu bir merci mi var? Yurtdışında yaşamaya başlayınca Türk olma vasfımı memlekete iade etmem mi gerekiyor? Ha bir de şu var: Ben Türk değilsem mesela. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Ermeniysem, Kürtsem, Lazsam... o zaman ne diyecektiniz bana? Birazcık ayıp olmayacak mı mesela sizce? 

Şimdi ben Kanada'ya taşındım diye, buradaki insanların çok kibar ve saygılı olduklarını düşünüyorum, trafikte kimse beni öldürmediği için seviniyorum, bir kadın olarak burada tacize uğramadan sokakta yürüyebildiğim için mutluyum diye Türklükten çıkıp Kanadalı mı oldum? Yeniden Türk olabilmem için sokakta insanlarla kavga edip, sıralarda öne geçmeye çalışıp, metrobüse binerken birbirini ezen, arabayla yanımdan geçerken korna çalıp laf atan insanlara "Ne güzel yapıyorsunuz, aferin size benim güzel Türk kardeşlerim!" diye alkış tutmam mı gerekiyor? Bir millet olarak kusurlarımızı örtbas edip düzeltmemekte diretme kültürü nereden musallat oldu bize? Neden biri kusurlarımızı gösterince onu dinlemek yerine kovalamamız veya dövmemiz gerekiyor? Neden tevazu gösterip karşımızdaki kişinin ne dediğini anlamaya çalışmıyoruz? 

Bir de kan meselesi var. İlk bakışta soylu bir temenni gibi duruyor. "Kanımızın son damlasına kadar buradayız." Ne güzel, ülkenizi için kanınızı dökmeyi göze almanız.  Ülkenizi çok seviyorsunuz, anlıyorum. Ben de seviyorum ülkemi. Orada doğdum, büyüdüm, eğitim aldım, çalıştım, çocuklarını yetiştirdim ülkemin, vergi ödedim. 29 Ekimlerde gurur duydum. 10 Kasımlarda ağladım. Ben de seviyorum, neden sevmeyeyim? Peki hiç düşündünüz mü ülkeyi seviyoruz diye ille kan mı dökmek lazım? Neden bizim ülkemizde vatanseverliğin ölçütü kan? 
Peki siz kim tarafından kanınızın dökülmesini daha uygun buluyorsunuz? Ülkede bu işe gönüllü bu kadar merci varken siz tercihinizi hangisinden yana kullanırdınız? Peki sizin kanını dökmek isteyeceğiniz kimseler var mı memlekette? Bu mu Türk olmanın kıstası? 

Ne ara bu kadar bölünüp parçalandık biz? Ne ara bu kadar uçlara kaydık? Ne ara birbirimizden nefret etmeye, birbirimizin kanını dökmeyi meşru saymaya başladık?

"Şehit cenazesi..." diyor bir başka beyefendi, uzuvlarla ilgili ettiği, cinsiyetçi ve (kusura bakmayın ama) münasebetsiz bir cümlenin altında. 




O da kalp kırmak için yazmamış. Kendi bakış açısından doğru görünen fikirlerini iletmek için yazmış; ben de öyle okudum, üzerine düşündüm, aşağıdaki sonuca vardım.

Ülkemizde yaşadığımız sorunlardan, travmalardan batılı ülkeleri sorumlu tutmak kolayımıza geliyor. Her taşın altında dış mihrak arıyoruz. Ülkeyi yönetenlerin hiç suçu yokmuş gibi, onlar her şeyi tastamam doğru yapıyorlarmış gibi, bu dış mihrak denen karın ağrısı sinsice gelip, türlü türlü oyunlarla işleri bozuyormuş gibi geliyor bize. Böyle düşünmek işimize geliyor Şehitlerimizin vebalini Kanada'da yaşayan bir Türk'ün üzerine yıkmak örneğin, bizi ülke olarak sorumluluk almaktan kurtarıyor. Bir mantığı var mı, yok mu hiç düşünmüyoruz. Ulusal travmalarla nasıl yüzleşeceğimizi bilemediğimizden sorumluluğu hemen üzerimizden atalım istiyoruz. Oysa ki sorumluluk sahibi bir devlet, kendi topraklarında gerçekleşen bir anlaşmazlığı, kimsenin bir şey kırıp döküp bölüp parçalamasına mahal vermeden, tüm vatandaşlarının hayrına olacak şekilde çözerdi. Sorumluluk sahibi vatandaşlar zaten bunu devletten talep ederdi. Benim ülkemde bunların hiçbiri yaşanmadı. Yaşanmasın diye de her türlü önlem alındı yönetici sınıf tarafından. Kimse canların hesabını sormasın diye, koşuluz itaat eden, itaat etmeyip de sorgulayan herkesi düşman ilan eden bir vatandaş tipi oluşturuldu. Bir yandan çözümlenemeyen çatışmalar konusunda sorumluluğu sürekli karşı tarafa ya da dış mihraklara atarken diğer yandan, ruhsal düzlemde çatışmalara ve ölümlere engel olamadığımız için kendimizi suçlu hissediyoruz. Halkın içinde bulunduğu o adı konulamayan gerginliğin bir nedeni de bu bence. Yüzleşemediği tüm travmaların, alamadığı sorumlulukların, engelleyemediği tüm ölümlerin gerginliğini ve suçluluk hissini yaşıyor bu halk ben kendimi bildim bileli.


Ne var ki değişim mümkün ve değişim bizden başlıyor. 
İnsanı sevmek de bir seçim, dövmek de. Ona saygı duymak da, hakaret etmek de. Bir toplum olarak, bölünüp, ayrışıp, birbirimizi düşman olarak görmeyi de seçebiliriz; farklılıklarımızın bizi daha güzel ve daha güçlü yapmasına izin vermeyi de. Biz bu seçimi yapma gücüne ve özgürlüğüne sahibiz. Birey düzeyinde sahip olduğumuz bu özgürlüğü hiçbir başka birey ya da hiçbir makam elimizden alamaz. Birbirimizle muhatap olurken karşımızdaki kişiyi kendimiz gibi saymak, onun canına, kendi canımıza verdiğimiz kıymeti vermek, bir toplum olarak huzur bulmamızın tek yolu gibi görünüyor bana. 

Son olarak, "Sen artık burada yaşamıyorsun, ülke üzerinde söz hakkın yok! Bu ülkeyi rahat bırak!" minvalinde yorumlar da gelmişti önceki yazıma. Yine gelecektir. Onun için şimdiden buradan bildireyim. Benim, bu gezegende yaşayan bir insan olarak bu gezegende olup biten her şey üzerinde fikir üretme ve tartışma hakkım var. Sizin de kişisel sınırlarımı aşmadığınız sürece bana karşı fikir üretme ve bunu tartışma hakkınız var. 

Tahammülünüz ve anlayışınız için teşekkür ederim.




2 comments:

Monday, November 7, 2016

Kanada'ya Türkiye'den iki sokak köpeğini nasıl getirdik

Bundan 6 yıl önce, köpek besleme fikri hiç aklımda yoktu. Çocukluğumdan beri köpeklerden korkan, çekinen, uzak durmayı tercih eden bir insandım. Bana göre köpekler gereksiz yere heyecan yapan, bakımı zor, yer yer gürültücü hayvanlardı; kendi işlerini kendileri göremiyorlar, tuvalet ihtiyaçlarını gidermek, temizlenmek ve oynamak için sürekli bir insana ihtiyaç duyuyorlardı. Köpek beslemek, daimi olarak 2-3 yaşlarında kalan, hiç büyümeyen bir çocukla en az bir 14 yıl geçirmek demekti. Büyük bir sorumluluk duygusu istiyordu. Bir köpek besleyecek kadar sorumluluk alabileceğimi o zamanlar hayal bile edemiyordum. 

Sonra eşimle tanıştım. 
İlk tanıştığımız zamanlar Kanada'dan Kuşadası'na yeni taşınmıştı. 3 köpeğiyle bahçeli bir ev tutmuş, mutlu mesut yaşıyordu. Ara sıra bana onların hikayelerini anlatıyordu. Birini Kanada'dan getirmişti. Bebeklikten büyütmüş, gittiği her yere yanında götürmüştü. Bu Golden Retriever'ın adı Kinsy'ydi. 
Bir diğeri, travma geçirmiş bir köpekti. Eşimin o sırada yaşadığı evin sahibesi onu sokakta, bir sürü kemiği kırılmış bir halde bulup kurtarmıştı. Fakat kırıklardan kurtulan köpeğin layşmanyaz olduğu ortaya çıktı. Eşim, özel ilgi isteyen bu köpeği himayesine aldı. Bu köpeğin adı Jack'ti. Jack çok uzun süre eşimden başka hiçbir insanla, herhangi bir iletişim kurmadı hatta aynı odada bile bulunmak istemedi. Bulunduğu sırada başına her ne gelmiş ise, benden bile çok uzun süre fellik fellik kaçtı Jack. Kendisini sevmeme ilk izin verdiğinde, onunla 6 aydır aynı evde yaşıyorduk. 
Bir tane de minik yavru vardı. Eşim ona, bir sahip bulunana kadar, geçici olarak bakıyordu. Bulunduğunda bir araba tarafından ezilerek ölen kardeşinin başında, şoka girmiş bir şekilde bekliyordu. Birazdan, "Yol boş nasılsa" diye hız yapan bir araba ona da çarpacak, kısacık yaşamına son verecekti belki de. Ne var ki onu başka bir kader bekliyordu. Hiç tanımadığı bir adam, bir kadın ve iki köpekle birlikte şımara şımara büyüyecekti. Adı Suzy'ydi.

Köpekleri ilk gördüğümde "İşte bu hayatta yapmak istediğim şey bu!" hissine falan kapılmadım. Daha ziyade, "Ayyy şimdi havlayacak gibi. Ben korkarım ani seslerden" gibi garip şeyler söylediğimi ve "Ehe ehe tatlı şeyler" deyip mümkün olduğunca uzak durduğumu hatırlıyorum. Zamanla, yavaş yavaş alıştım onlarla aynı ortamda bulunmaya. Sonra evlenmemize yakın bir gün artık yanımdan ayırmadığım Suzy'yi kast ederek şöyle bir şey dedim: "Bu bebeği başkasına veremeyecek kadar çok seviyorum artık. Ona biz baksak olur mu?" Meğer eşim de içten içe öyle düşünür ama bana söyleyemezmiş. Ben dile getirince her şey tastamam oldu.

Gerçekten de köpek büyütmek sıradışı bir sabır ve sorumluluk duygusu gerektiriyor. Bebek köpekler çok tatlılar. Şapşal şapşal bakıyorlar, oyun oynuyorlar, kucağınızda uyuyakalıp kalbinizi çalıyorlar ama onlarla ilgili acı bir gerçek var: Büyürlerken dişleri kaşınıyor. Hem gerçek anlamda kaşınıyor, hem mecaz anlamda. Bir yandan dişlerinin kaşıntısını gidermek için, diğer yandan da dişlerinin gücünü denemek için önlerine ne gelirse kemirmeye başlıyorlar. Onlarca ayakkabı, terlik, bir fotograf makinesi kılıfı, bir kulaklık, sandalye ayağı, bir düzine minder, tahta kaşık, bıçak sapı, köpekler uyusun diye konulan eski bir koltuk takımı diye uzuyor Suzy'nin listesi de. Suzy bana eşyanın geçiciliğini, eşyaya tutunmanın abesliğini öğretti. Onunla geçirdiğim o ilk yıllar olmasaydı, belki tüm eşyalarımı satıp veya dağıtıp Kanada'ya taşınamazdım. 


Zaman ilerledikçe, oğlumuzun da aileye katılması ile hem bebekli, hem köpekli bir aile olduk. Tam bu dönemde, bahçeli evimizden ayrılmak zorunda kalıp, 3 büyük köpek ve 1 bebekle, küçük bir apartman dairesine taşınmamız icap etti. Komşularımız bize taşındığımız ilk gün, daha  "Hoşgeldin" demeden, "Apartmanda köpek olmaz" dediler. "Olur" dedik, "Niye olmuyormuş?" Onlar sabır gösterdi, biz elimizden geldiğince hassasiyet gösterdik, bir şekilde oldurduk apartmanda köpek işini. 

İki yıl sonra, yaşı ilerlemiş olan köpeğimiz hayatını kaybetti. Bir hayvana annelik/babalık yapan insanlar bunun ne kadar üzücü bir deneyim olduğunu, ve neden bu konuda daha fazla yazmak istemediğimi anlayacaklardır. 


Zamanla Suzy olgunlaşıp evi kemirmeyi bıraktı, Jack insanlara biraz daha güvenmeyi öğrendi, çocuk büyüdü, köpeklerle arkadaş oldu ve biz Kanada'ya taşınmaya karar verdik. 
Köpeklerimizi geride bırakmak gibi bir durum söz konusu olamazdı. Tabii ki onlar da evimizin birer ferdi olarak bizimle geleceklerdi. Eşim, daha önce Kinsy'yi, Kanada'dan Türkiye'ye getirdiği için bu konuda deneyim sahibiydi. İstenecek belgeleri ve lazım olacak araç gereci biliyordu. Bu yüzden "Nasıl yaparız, nasıl ederiz!" buhranı yaşamadık. Bu yazı ile, evcil hayvanını Türkiye'den yurtdışına götürmek isteyen kişileri de kabaca aydınlatmış olayım.

İlk adımımız, uçak bileti alırken köpekler için de rezervasyon yaptırmak oldu. Bazı uçaklar evcil hayvan taşımaya elverişli olmuyor. Bizim uçuş müsaitti. Eğer müsait olmasaydı, köpekleri güvendiğimiz bir dost veya veteriner, müsait olan ilk uçuşla gönerecekti. Neyse ki bizimle aynı uçakta gelebileceklerdi. 

İkinci adım ise köpekler için birer kafes siparişi vermek oldu. Özellikle bizimki gibi uzun uçuşlarda, hayvanın boyuna ve kilosuna uygun kafesi seçmek önemli. Kafes, rahatça ayakta durabilecekleri genişlikte olmalı. Aksi takdirde çok rahatsız bir yolculuk geçirebilir, hatta uçak türbülansa girdiğinde, sarsıntıdan dolayı bir yerlerini incitebilirler. Aynı nedenle havayolu şirketleri, uçağa binecek olan köpeklere sakinleştirici vermeyi de önermiyor. Bir sarsıntı anında köpeğin bilincinin yerinde olması, onu olası bir sakatlıktan koruyabilir. 

İstenen belgeler arasında en önemlisi pasaport. Yani köpeğin doğumdan beri tüm aşılarının, veteriner imzası ile kayıtlı olduğu mikroçipli küçük defterler. Yurtdışına gidecek bir hayvanın aşıları tam olmak zorunda. Kanada, veterinerin bu konuda pasaporttaki beyanını yeterli buluyor, ancak Avrupa Birliği ülkeleri, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından onaylanan bir kan testi istiyorlar. Yaklaşık 400 küsur liraya veternerinize yaptıracağınız kan testi, Ankara'ya gidiyor, orada değerlendiriliyor, aşıları tam olan köpeğinizin, kuduz virüsüne karşı eksiksiz bağışıklığının olduğu bakanlık tarafından belgeleniyor. Test sonuçları veterinerinize geri geliyor. 

Kanada, bu testi istemiyor. 

Aşı karnesinin bulunduğu pasaportun yanı sıra, Kanada'ya evcil hayvan taşımak için, İl Tarım Müdürlüğü'nden bir sağlık sertifikası almanız gerekiyor. 200 TL gibi bir para ödeyerek bu belge temin edilebiliyor. 

Prosedürün diğer ayrıntılarını bu internet sitesinden araştırabilirsiniz:

 
Son olarak, gerekli belgeleriniz tam ise, hava alanında da havayolu şirketine ödemeniz gereken ücretler var. Türk Hava Yolları için bu ücretlerin listesini aşağıdaki linkte bulabilirsiniz:


Tüm belgeler onaylandıktan, tüm ücretler ödendikten ve köpekler kafeslere yerleştirilip kargo kompartmanına doğru yola çıktıktan sonra, yolculuğun en zor bölümü başlıyor: "O kadar uzun yolda köpeklerimin başına bir şey gelir mi?" O güne kadar hep dizinizin dibinde oturmuş olan köpeğiniz, saatler boyu bir uçağın kargo bölümünde hapis kalacak. Orada ne olacağını artık bir tek köpeğiniz biliyor. Uçuşunuz aktarmalı ise, iki uçuş arasında çok büyük ihtimalle köpeğinizi göremeyeceksiniz. İlk uçuştan çıktığınız an görevlilere, evcil hayvanınızla yolculuk yaptığınızı bildirip bir sonraki uçuş için onun diğer uçağa yüklenip yüklenmediğini kontrol etmelerini istemekten çekinmeyin. Sonuçta bazen kargolar yanlış yere gidebiliyorlar. 

Bizim uçuşumuz hem aktarmalıydı, hem de rötarlı. Jack ve Suzy, İzmir-İstanbul uçuşu, arada 3,5 saatlik rötar ve 10 küsur saatlik Kanada uçuşu boyunca bizimle olamadılar. Biz, rötar esnasında Türk Hava Yolları'nın "Görevliler ilgileniyor" beyanatı ile yetinmek zorunda kaldık. Pearson Uluslararası Havalimanı'na inip de onları sapasağlam karşımızda gördüğümüzde yolculuğun en zor bölümü bitmişti bizim için. Oradaki gümrüğe gidip hayvanları tanıttık. Bir miktar daha harç ödedik ve köpeklerimizi alıp kalacağımız yere doğru yola çıktık. 

An itibariyle biri benim, biri eşimin dizinin dibinde huzur içinde uyuklayan bu tüy yumaklarının Kuşadası'ndan Kanada'ya uzanan öyküleri bu şekildedir. 
Kuşadası'ndaki küçük apartmanın ve tasmayla gezebildikleri 15-20'şer dakikalık yürüyüşlerin ardından şu an Kanada'da yaşadığımız evin geniş arazisinde deli gibi koşup oynayabiliyorlar artık. Lezzetli mamalar yeyip soba karşısında diledikleri gibi mayışabiliyorlar. 
Bundan 5 yıl önce, belki de üzücü bir şekilde sonlanacak olan hayatları, onları buralara getirdi.
Zamanında yediği onca terlik ayakkabı ve mobilya da Suzy'ye helal-ü hoş olsun. Hiçbir şikayetim yok. İyi ki varlar, iyi ki bizimleler. 




9 comments:

Saturday, November 5, 2016

Anlayışınız için teşekkürler

Ne güzel tepkiler geldi son yazıma.
Ne çok destek yorumu aldım. Bazı yorumları okurken gözyaşlarımı tutamadım. Her birini en kısa zamanda yanıtlamak niyetindeyim.

Özellikle yurtdışında yaşayan, yaşamak isteyen, yaşayıp da Türkiye'ye dönmüş olan, eşi başka memleketten olup da artık Türkiye'de yaşayan, hiç tanımadığım insanlar empati kurmuşlar benimle. Kendi deneyimlerini paylaşmışlar. yalnız olmadığımı, anlattığım şeyin ortak bir deneyim olduğunu hissettirdi bu bana. En azından bu içinde bulunduğum halet-i ruhiyenin benim şımarıklığımdan ve değer bilmezliğimden kaynaklanmadığına ikna olmuş oldum.



Elbette ki herkesle aynı fikirde olmamız gerekmiyor. Farklılıklarımızı saygı çerçevesinde ifade edebildiğimiz kadar toplumla ve kendimizle barışığız.
Yazdıklarımın üzerine pek düşünmeden yorum yapanlar, yazımı dikkatlice okumadan, belki şöyle bir göz gezdirip, bazı anahtar kelimelere takılıp beni itham edenler bile en azından kibar olmuşlar. Beni hiç tanımadıklarının farkında olarak, mesafelerini koruyarak yorum yapmışlar. İnsanların, anonim olabilme olanağının arkasına saklandığı ve zaman zaman karşısındakinin insan olduğunu unutup ağzına geleni söylediği bu sosyal medya ortamında bence bu, takdir edilesi bir çaba. Fikirlerimiz uyuşmasa da vakit ayırıp okuduğunuz için, bana katılmasanız da saygınızı yitirmediğiniz için, değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim.


11 comments:

Friday, November 4, 2016

Gittik, kurtulduk olmuyormuş öyle!


Bu satırları, dünyanın en huzurlu ülkelerinden biri olan Kanada'nın en huzurlu kentlerinden biri olan Prince Edward County'den yazıyorum. Şu anda terör, gericilik, ayrımcılık, faşizm, darbe, OHAL gibi konularla aramda kıtalar ve bir okyanus var. Bunların beni hiç etkilememesi gerek öyle değil mi?
Ne de olsa ben "Ülkenin gidişatı çok kötü. Çocuğumu bu gergin ortamda, bu kötü eğitim sistemiyle büyütmek istemiyorum." deyip eşimin memleketi olan Kanada'ya yerleşmiştim. Tuzum kuruydu. Keyfimin de yerinde olması gerekmez miydi?

Neden öyle değil peki? Ben hala neden mızmızlanıyorum?

Bulunduğum yerde yaşayan tek Türk aile biziz. Yani Türkiye'de olan biten konular, etrafımızda hiç Türk olmadığı için, insan içine çıktığımızda da gündeme gelmiyor. Kanadalılar zaten o konularda pek yorum yapmazlar. Yanlış bir şey söyleyip birini incitmekten çekinirler.

Her türlü toplumsal ve politik huzursuzluktan, karışıklıktan, çatışmadan o denli uzağız ki bu şehirde.
Burada herkes çiftliğiyle, bahçesiyle, sanatıyla uğraşıyor. Ülkesiyle gurur duyuyor. Boş zamanlarında gönüllü işler yaparak topluma katkıda bulunuyor. Herkes çok kibar. Uzak bir yerden geldin, ülkenin adı İslami terör örgütleriyle birlikte anılıyor diye ayrımcılığa da uğramıyorsun. Türk olduğun için kimse sana barbar muamelesi yapmıyor. Herkes herkese nasıl davranıyorsa sana da öyle davranıyor. Kanunlar herkes için aynı, açık seçik belliler, eğip büküp birilerinin canını yakmak için maşa gibi kullanamıyorsun anayasayı.
Can güvenliğin var. Biliyorsun ki şehir içinde herkes arabasını 50 km hızla sürüyor. Yaya geçidinden geçerken kimse seni ezmeyecek. Adamın biri durup dururken  "Ne bagıyon lan!" diye dellenip seni dövüp bıçaklamaya kalkmayacak. Bir intihar eylemine kurban gitmeyeceksin.
İktidardaki partiye muhalefet yaptığın için kimse seni gece gece evinden almaya gelmeyecek. Toplumsal bir travma yaşandığında internet yavaşlamayacak. İktidar, herhangi bir nedenle çuvalladığında, bunu sansürle örtbas etmeye çalışmayacak. Bu konuyu açık seçik dile getirenleri yerinden yurdundan, işinden gücünden etmeyecek.
Kimse sana nereden geldiğini, hangi dine mensup olduğunu, politik görüşünün ne olduğunu sormayacak.

Sokakta yürürken arkandan gelen kişinin mesafesini koruyacağını, seni huzursuz etmeyeceğini, sana sözle veya fiziksel tacizde bulunmayacağını da biliyorsun. Kadın olmak burada öyle eziyetli bir şey değil çünkü cinsiyetlerarası uçurumu samimiyetle kapatmaya çalışıyor Kanada. Kabinenin yarısı kadın, yarısı erkek. Yaşadığım eyaletin valisi bir kadın. Üstelik eğitimci bir kadın : Bir dilbilimci ve bir öğretmen (burada sadece zenginler ve zengin akrabası/tanıdığı/mürşiti olanlar değil, öğretmenler de politik kariyer yapıyorlar). Dahası, o kendisini rahatça ifade eden bir eşcinsel. Türkiye'de en eğitimli ve görgülü insanların bile henüz  kendilerini tehdit altında hissedip öfkelenmeden en iyi ihtimalle de ayrımcılık içeren bir espri yapmadan konuşamadıkları konuları burada insanlar kapatalı çok olmuş. Tıpkı ırk ayrımcılığı yapmak gibi, cinsiyet ayrımcılığı yapmak da devletin gözünde yasadışı, toplumun gözünde ise ayıp. Onlar bizim gibi ayıp kavramını tersinden görmüyorlar çünkü.

Herkes kendini evinde hissetsin diye uğraşan bir ülke burası. Geçen yıl, Alberta'da faşistin biri, bir cami duvarına "Müslümanlar, evinize gidin!" yazmıştı. Bunun üzerine beyaz Kanadalı mahalle sakinleri bir araya gelip yazıyı temizlemişler, onun yerine şunların yazılı olduğu bir ilan yapıştırmışlardı:
"Tüm Müslüman dostarımıza ve komşularımıza - Caminize zarar veren ve aslında hepimize zarar veren bazı kişilerin cehaleti için özür dileriz. Bize göre siz, ülkemizin, eyaletimizin ve mahallemizin harika bir parçasısınız. Siz BİZ'siniz."
İnsanlar, kimseyi huzursuz etmeden bir arada yaşayabilirler ve yaşamalılar çünkü.

Yaşadığım şehrin  kent radyosunda duydum, Prince Edward County'ye, savaştan kaçan Suriye'li bir aile yerleşti. O bir ailenin yerleşmesi için tam 12 kişi gönüllü olarak çalıştı. Bundan gururla bahsediyorlardı radyoda, çünkü bu gururla bahsedilecek bir şey. Türkiye'de itilip kakılan, aşağılanan mültecilerin rahat ettirilmesi burada milli bir gurur meselesi.


Göçmen de olsanız, mülteci de olsanız Kanada'ya girişte nezaketle karşılanıyorsunuz. Buraya yerleşmek üzere geldiğimde, Kanada'ya girişte değil, İstanbul'dan çıkışta sorun yaşamıştım. İstanbul Atatürk Havalimanı'nda sanki kanun kaçağıymışız gibi 50 tane ayrı kişi/merci/masa pasaportumuza baktı, resimdeki kişiler biz miyiz diye kontrol etti, garip garip sıralara sokulduk, görevliler tuhaf tuhaf sorular sordu, ikna olmayıp, müdürlerini çağıranlar oldu. Ben bunları Kanada vatandaşı olan eşim ve yine Kanada vatandaşı olan çocuğumla yaşadım. Kanada'da Pearson Uluslararası Havalimanı'na indiğiniz andan itibaren ise insanların size bir sarılıp öpmedikleri kalıyor. Kanada'ya bir göçmen olarak ilk ayak bastığım gün, göçmen bürosundaki işlerimi hallederken "Herhalde az sonra boynuma Hawaii çiçekleri takıp bana şehrin anahtarını verecekler" diye düşünmüştüm. Onlar, aslında standart nezaket prosedürlerini uyguluyorlardı. Bütün işlemler, sıra bekleme dahil toplam 15 dakika sürdü. Sonra, güleryüzlü bir hanım bana sembolik olarak "Kanada'ya hoşgeldiniz" dedi.
Sanki uzun zamandır uzaktaymışım da eve dönmüşüm gibi bir izlenim yarattı bu bende.



Gerçekten de burada kendimi evdeymişim gibi hissediyorum. Bu refah dolu resmin içinde hiç garip ve eğreti duruyormuşum gibi gelmiyor. Huzurlu ve mutluyum. Kendimi köle gibi hissetmiyorum. Bu ülkenin, her türlü insanı ihtiyacımı karşılayacağına, burada yaşadığım sürece Maslow'un ihtiyaçlar piramidinin hep en tepesinde olacağıma dair güvenim var. Burada olduğum sürece, bu yazıyı yazdığım için işimden gücümden olur muyum, beni içeri alırlar mı, gözaltında kaybederler mi diye düşünmeme gerek yok.

Şimdi tüm bunlar böyleyken, ben neden hala Türkiye'de olup biten haberleri takip edip sinir stres içinde tırnaklarımı yiyorum? Neden oradaki olaylar en azından orada yaşayanlar kadar benim de sinirlerimi bozuyor? Bu kadar huzur ve refahın içinde neden kendimi Türkiye'nin geleceği için çaresiz hissedip kahroluyorum ki? Kaçıp kurtulmuştum ya! Hani?
Ailemi, sevdiklerimi geride bırakıp geldim buraya, tabii ki onların güvenliklerinden yana sürekli bir endişe duyuyorum ama hepsini yanımda getirebilmiş olsaydım yine de orada olanlar, bu kadar canımı sıkardı herhalde.

Son zamanlarda Türkiye'deki durum üzerine, paylaşmaya cesaret edemediğim iki tane daha blog yazısı yazdım. Niye yoruyorum ki kendimi? Başka bir kıtadayım ben. Dahası, niye cesaret edemiyorum yayınlamaya? Ben buradayken bana bir şey yapamazlar ki? Okyanuslar ötesinden, sanki oradaymışım gibi neden bire bir yaşıyorum orada olup biteni, korkuyu, endişeyi? Niye ki, manyak mıyım?

...diye düşüne düşüne sonunda bir sonuca vardım.
Çünkü bir süredir Türkiye'de yaşamak travmatik bir deneyimdi ve travmatik deneyimlerden kurtulmak zaman alıyor. Şiddet kurbanları, kendilerine şiddet uygulayan kişilerden kurtulduktan çok sonra bile o şiddet deneyimlerinin etkisini uzun süre yaşıyorlar.

Türkiye'de yaşayan insanlar, farkında olarak ya da olmayarak sürekli bir psikolojik, mali ve hatta fiziksel şiddete maruz kalarak yaşıyor. Kendi evimizde olmasa da; sokakta yürürken başımıza görünür bir olay gelmese de; günlük hayatında devletle herhangi bir sorun yaşamayan insanlar olsak da, artık soluduğumuz hava kadar doğal hale gelmiş bir şiddet ortamındayız: Sürekli başımıza bir şey gelebileceği korkusuyla yaşıyoruz. Devlet dayakçı, cezalandırıcı bir baba rolünde, sadece muhalefet yaptığınız için yasal haklarınız bile şiddet, biber gazı, plastik mermi kullanarak gasp edilebiliyor her an. Düşüncelerinizi paylaştığınız için hapse girebiliyorsunuz. Kazancı çok iyi olan insanların bile gelirinden çok borcu var, kazancı iyi olmayanların geçim derdi var...muhalefet olsun, yandaş olsun, kimse kendini maddi olarak güvende hissetmiyor Türkiye'de. Tüm bunlar milletçe maruz kaldığımız birer şiddet yükü. Hiç ama hiç doğal değil bu. Kimsenin, makamı ne olursa olsun hiç kimsenin bir başka insana bu şekilde hissettirmeye hakkı yok.

Kanada'ya göç deneyimimin büyük bir kısmını bu Travma Sonrası Stres ile baş etmeye çalışarak geçiriyorum.

Yalnız değilsin güzel ülkemin güzel insanı, sıkıntını paylaşıyorum.



114 comments:

Wednesday, November 2, 2016

ROM'da Gezinti

Merhabalar,
Bugünkü yazımda Kuzey Amerika'nın en büyük müzelerinden biri olan Royal Ontario Müzesi'nden, kısaca ROM'dan bahsedeceğim.

Her yıl 1 milyondan fazla ziyaretçi ağırlayan ROM, doğa tarihi, dünya kültürleri,  çağdaş kültür, çocuk bölümü ve özel sergilerden oluşuyor. 





Müzenin doğa tarihi bölümünün yıldızları hiç kuşkusuz dinozorlar. ROM, paleontolojik çeşitlilik açısından hiç de fakir bir yer olmayan Kanada'nın önemli dinozor koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapıyor. Müzenin ana girişinde, müze çalışanlarının "Gordo" adını verdikleri dev bir Barosaurus fosili karşılıyor ziyaretçileri. Gordo aynı zamanda Kanada'da sergilenen en büyük dinozor fosili olma özelliğini taşıyor. Bu devasa fosil, müzenin sahip olduğu dinozor koleksiyonunun sadece bir parçası. Bu geniş koleksiyonun içinde Tyrannosaurus rex, Stegosaurus, ve Triceratops gibi dinozor meraklılarının ilgisini çeken bir çok tür de mevcut. 




Doğa tarihi bölümünde, dinozorların yanı sıra bir çok soyu tükenmiş hayvan fosili ve iskeleti de mevcut. Bunlardan biri de geçtiğimiz senelerdeki 7. sınıf öğrencilerinin yakından tanıdığı Dodo kuşu. :)
Sadece soyu tükenmiş hayvanları değil, Dünya'nın günümüzdeki biyolojik çeşitliliğini de sergiliyor Royal Ontario Müzesi. Ayrıca müzenin çeşitli yerlerine yerleştirilmiş dokunmatik ekranlarda, o bölümde sergilenen canlılarla ilgili bilgi alınabiliyor. 




Doğa tarihi bölümünün bunca yaşam çeşitliliğini sergileyip de bu çeşitliliği etkileyen en önemli etmenlerden biri olan küresel ısınmayı atlaması düşünülemez tabii ki. Örneğin kutup ayısının bulunduğu camekanın hemen yanında küresel ısınmanın kutuplardaki canlıların yaşamını nasıl etkilediği ile ilgili bilgilendirici küçük belgeseller yayınlanıyor. 




Bu bölümde ayrıca gece hayvanları hakkında ayrıntılı bilgi edinebileceğiniz bir yarasa mağarası yer alıyor. Yarasa sesleriyle şenlendirilmiş, mavi ışıkla kısmen aydınlatılmış simsiyah bir model mağaranın içinde yol alırken yarasaların yaşamı ile ilgili bilgileri okuyabiliyor, birlikte gezdiğiniz insanları arkalarından sinsice yaklaşarak korkuttuğunuz için kafanıza çanta yiyebiliyorsunuz. 

Mayıs ayındaki ROM ziyaretimiz esnasında, doğa tarihi sergilerinin olduğu katta, müzenin hediyelik eşya bölümü de vardı. Bu bölüm, Eylül ayındaki ziyaretimizde ne yazık ki oradan kaldırılmıştı. Hediyelik eşya bölümünü burada bahsedecek kadar ilginç bulmamın nedeni, astronotların uzayda yedikleri yemeklerden satmalarıydı. Biz de tabii ki uzay meraklıları olarak astronotların yediği dondurmanın nasıl olduğunu merak ediyorduk. Eminim bu satırları okurken siz de merak içindesiniz. Bu yüzden tabii ki bu yazıya bir de uzay dondurması fotografı ekleyeceğim. 





Müze girişinde, dinozor fosilini geçip sağ tarafa doğru "Aaa burda bişey var, gel bakalım!" diye koşturursanız müzenin Doğu Asya bölümünün başlangıcında, Çin Uygarlığı'nın kültürüne vakıf olabilirsiniz. Aslı Yasak Şehir'de bulunan İmparatorluk Sarayı'nın bir bölümünün, gerçek boyutlarıyla yeniden canlandırılmış modeli, size "Koca sarayı kaldırıp getirmişler ayol!" dedirtecek.  Saray modeli ve çeşitli hanedanlardan kalan lahitlerden başka, bu bölümde, Çin tarihinin 7000 yılını kapsayan bir zaman yelpazesinden yaklaşık 2500 buluntuyu hayretler içinde kalarak seyredebilirsiniz. 




Doğu Asya bölümünde ilerledikçe karşınıza Japon kültürü çıkıyor. Japon kültürünün en çok ilgi çeken kalıntıları ise hiç kuşkusuz Samurai giysileri. Giysilere bakarken onu bir zamanlar gerçek bir Samurai'ın giymiş olduğunu düşününce insanın tüyleri diken diken oluyor. Ayrıca bu bölümde, Samurai yaşamının hiç bilmediğimiz bir yönünden bahseden +18 bir sergi de mevcut. 



Doğu kültürü bölümünün tamamlayıp diğer uygarlıklara doğru yol alırken, biraz da elin Amerika kıtasında bize hemşerimizi, komşumuzu görmüşüz gibi hissettirdiği için antik Yunan, Roma, Bizans ve Ege bölümüne torpil geçiyoruz. Anadolu'dan aşina olduğumuz mitolojik figürlerden antik çağ ve Bizans paralarına, cam eserlere ve dönemin günlük yaşamı hakkında bize ipuçları veren toka, incik boncuk, tabak çanak gibi parçalara kadar her şey bize kendimizi bir Selçuk Müzesi'nde, bir İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeymişiz gibi hissettiriyor. Tabii ki zihnimizde o beyin tırmalayan soru: "Bu tarihi eserlerin burada ne işi var?" Bunu milliyetçi duygulardan ziyade buruk bir özeleştiri ile yazıyorum. Demek ki benim memeketimde, zamanında birileri işini doğru yapmamış ki bu eserler buraya gelebilmiş. Bize de bu vesileyle, kendi memleketimizin toprağından çıkan eserleri okyanus ötesinde görmek nasip oldu. 




Kültürler arasında, en alakasız insanın bile ilgisini çeken Mısır kültürüne de yer ayırmış Royal Ontario Müzesi. Bu bölümde de antik Mısır kültürünün olmazsa olmazı bir mumya sergilenmiş. Bunun yanı sıra hiyerogliflerin bulunduğu tapınak parçaları, mumya kutuları, mücevherler, tarım araç gereçleri ve kraliçe Kleopatra'nın bir büstü yer alıyor. 







Royal Ontario Müzesi'nin Kuzey Amerika kıtasındaki en büyük müzelerden biri olduğunu yazımın başında da belirtmiştim. Tek bir ziyarette her yerini gezebilmeniz pek mümkün değil. Turist olarak geldiğimiz Mayıs ayında, bütün günümüzü orada geçirmiş olmamıza rağmen müzenin sadece küçük bir bölümünü gezebilmiştik. Bu nedenle, Kanada'ya taşınmamızın hemen ertesinde, yani geçtiğimiz Eylül ayında, müzeye bir gezi daha yapmamız icap etti. 

Bu ikinci gezinin asıl amacı, önceki gidişimizde henüz açılmamış olan büyüleyici bir sergiyi görmekti: Dünyaca ünlü cam ustası Dale Chihuly'nin cam üfleme sanatı eserlerinin bulunduğu "From sand. From fire. Comes beauty." adlı sergi. 
Bu konuda çok da fazla yazı yazmak istemiyorum. Sözlerin, fotograflar yanında kifayetsiz kaldığı nadir zamanlardan biri de bu cam sergisi. Buyrun kendi gözlerinizle görün. Fotograflara bakarken bu muhteşem eserlerin gerçek hayatta çok daha güzel göründüklerini aklınızın bir köşesinde tutun lütfen. 










Son olarak, Eylül ziyaretimizde çocuğumuz da bizimle olduğu için müzenin çocuk bölümünü keşfetme fırsatımız oldu. Çocuklar için asteroit madenciliği üzerine bilgisayar oyunlarından fırça kullanarak kumların arasından dinozor fosili çıkarmaya, Kanada yerlilerinin çadırlarında hikayeler okumadan, çeşitli göktaşlarının yapılarını dokunarak öğrenmeye ve farklı kültürlerin elbiselerini denemeye kadar pek çok büyüleyici etkinlik var ROM'da. Kanada'nın eğitime verdiği önemin bir göstergesi de her yaştan insanı kültürel faaliyetlere dahil etmesi. Yukarıda anlattığım eğlenceli bölümlerin yanı sıra, ROM'da çocuklar için çeşitli kamplar, yatılı etkinlikler, hatta bizim "Müzede ne işi var yahuu" dediğimiz 2-4 yaş arası bebişlerin müzeyi, oyunlar oynayarak tanıdıkları 8 haftalık programlar bile bulunuyor. 



Yazıma burada son verirken, vakit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ediyor ve ROM ile ilgili ayrıntılı bilgi alma isteyenler için faydalı birkaç link paylaşıyorum:




0 comments:

Blog Archive

Powered by Blogger.