Thursday, October 27, 2016

Kanada'da bir Saklı Cennet

Şu an oturduğum yerden, verandada asılı yemliklerde beslenen rengarenk kuşları izliyorum. Toronto'nun beyzbol takımının sembolü olan mavi alakargadan (Blue Jay) hepimizin  Woody Woodpecker'dan aşina olduğu ağaçkakana kadar birçok kuş türüne ev sahipliği yapıyor burası. Çoğunluğu, Türkiye'de hiç görmediğim, Kuzey Amerika'ya özgü kuşlar. O yüzden yeni bir şey keşfetmenin, daha önce hiç görmediğim bir güzellik görmenin keyfiyle izliyorum yemliklerden, yuvalarının bulunduğu ağaçlara uçup geri gelmelerini.

Verandadan azcık sağa çevirince gözlerimi, yan bahçede, yeni biçilmiş çimenlerin üzerinde zarafetle gezinen atları görüyorum. Akla Yüzüklerin Efendisi'ndeki Gölgeyele'yi getiren parlak tüylü ve bakımlı atlar, yaşadıkları arazinin bir ucundan diğer ucuna arz-ı endam ediyorlar.

Tam karşımda, Prince Edward County'nin doğu kıyısını ikiye bölen Black River nehrinin bir kıvrımı var. Kıyılarını, sonbahar serinliğinde sarıya, turuncuya ve mercana dönmüş akçaağaçlar süslüyor. Diplerinde her nehrin olmazsa olmazı sazlıklar... Sazlıkların arasında belli belirsiz bir kayık göze çarpıyor. Uzun bir süre önce son seferini yaptıktan sonra kıyıda tepetaklak, rastgele bırakılmış, çevresinde otlar bitmiş; biz zamanlar nehirde gezinti yapmak için kullanılırken şimdi çeneyi dizlere yaslayıp uzaklara bakmak, hayallere dalmak için üzerine oturulan bir vasıta haline gelmiş.



Sola doğru dev bir ağaç var. Dallarında iki sincap koşuşturuyorlar. Biri vaz geçiyor dallardan, çimlerin üzerine iniyor. Telaşlı bir tempoyla sazlıkların arasında gözden kayboluyor. Belli ki kış gelmeden, etrafı aylarca sürecek bir kar örtüsü kaplamadan önce yapması gereken bir sürü işi var.

Sol taraftaki komşu bahçeden kocaman sarı tüylü bir kedi, aceleci sincaba nispet yaparcasına yavaşça süzülerek verandaya doğru geliyor. Gözü verandadaki yemlikte keyif yapan kuşlarda. Kedinin varlığı evin köpeklerini sinir strese gark ediyor. İçeride, "Bu yaratık bu bahçeye girmeye nasıl cüret eder! Hav hav hav hav!" şeklinde cereyan eden bir gürültü, hezeyan ve kaosa rağmen kedinin verandada "Amaaaan üff daha neler!" dercesine yatıp göbeğini yalamaya başlaması bizi güldürüyor. Bir süre sonra Garfield'i anımsatan büyük tembel kedi, tıpkı geldiği gibi aheste aheste terk ediyor bahçeyi. Köpekler sakinleşip yerlerine dönüyorlar.



Tüm bunlar benim, bir yandan ön bahçeyi izleyip, diğer yandan "Bugün bloguma ne yazsam" acaba diye düşündüğüm 5 dakika içinde olup bitiyor. Öğlen güneşi, ön bahçeye bakan camlardan salona vururken 5 derecelik havayı içeride 20 derece gibi hissetmemize neden oluyor. "Ben bir dışarı çıkayım" diyorum. Tek kelime yazmadan bilgisayarı kapatıyorum. İkinci el dükkanından 7 dolara aldığım pembe-siyah kışlık ceketi üzerime atıp bahçeye çıkıyorum. Ağaçların arasında geziyorum. O ağaçların bebek oldukları zamanları düşünüyorum. Birileri onları oraya dikti, onlar büyüdüler, dallarını yerlerden göklere uzattılar. Budanmamış, özgürce serpilmiş ağaçlar; kendi haline bırakılmış, eziyet edilerek bir şekle sokulmamış, kendini dilediği gibi ifade eden doğa içimi huzurla dolduruyor.

İlk geldiğimiz günlerde, gün batarken tepemizden kaz sürüleri geçiyordu. Bazen hala tek tük geçiyorlar. Gelişlerini seslerinden anlıyorum. Daha önce hiç görmemişim ya, heyecanlanıyorum o Gaaağk! sesini her duyuşumda. Kolaydaysa bahçeye çıkıyorum geçişlerini görmek için. Bugün hiç geçmiyor ama.



Yan taraftaki Noel ağacına benzeyen çam ağacına doğru yürüyorum ilk önce. Geçen gün yağmurda dolaşırken bir sürü mantar ailesi görmüştüm altında. Bakıyorum hala duruyorlar mı diye. Duruyorlarmış, seviniyorum. En az 3 değişik tür mantar var. Şapkası düz olanlar, uzun olanlar, yuvarlak olanlar... Hepsi birbirinden ilginçler. Çizgi filmlerdeki gibi, sihirli bir dünya mantarlar alemi.



Arka bahçeye doğru yürürken kulübeye uğruyorum. Sırf havasını almak bile hoşuma gidiyor. Mis gibi ahşap kokusunu içime çekiyorum. Şöyle bir bakıyorum her şey yolunda mı diye. Kitaplara ve plaklara göz gezdiriyorum. Sadece bakmak bile mutluluk sebebi benim için. "Bir gün belki bu plakları dinleriz" diye düşünüyorum. Ama bugün değil. Bu güneşli günde açık havada gezmek lazım.
Ben de öyle yapıyorum. Çıkıp arka bahçeye gidiyorum.



Çocuğum bir süredir aynı soruyu sorup duruyor:
- Anne, ağaçları neden bu kadar çok seviyorsun?
- Bilmem. Çünkü çok güzeller.
- Neden güzeller?
- Çünkü onlar canlılar.
- Nasıl canlılar?
- Bizim gibi yürümüyorlar ama onlar da canlılar. Büyüyorlar, yaprakları dökülüyor, sonra yeniden çıkıyor...(Bu açıklama onu tatmin etmedi, yeniden soracak) Hem de nefes almamıza yardım ediyorlar.
- Nasıl?
- Havada bir madde var, bizim nefes alırken içimize çektiğimiz, işte onu ağaçlar yapıyor. (Bu açıklama da onun tatmin etmedi, bunu da yeniden soracak/Ayrıca fenci arkadaşlarımdan yazının bu bölümünde yarattığım beyin ağrısı için özür diliyorum)


Ağaçları, küçük bir çocuğun dikkatini çekecek kadar çok seviyorum. Arka bahçede budanmamış ağaçların sonbahardan seyrelmeye yüz tutmuş yaprakları arasında geziyorum biraz. Mis gibi temiz havayı içime çekiyorum. Akçaağaçların bazıları hala yeşil: Yeşilin sıcak tonları. Yer yer yaprak tünelleri olmuş arka bahçe. Yapraktan duvarlar arasında yürüyerek ön bahçeye doğru yolumu buluyorum.


Kapının önünde bordo renkli bir akçaağaç yaprağı buluyorum. "Ne güzeeeel!" deyip alıyorum yerden. Sonbaharın böyle bir rengi de varmış demek ki. Eve giriyorum. Yaprağı eşime veriyorum. Yanında duran kitabın içine koyuyor. Azcık üşümüş, çokça mutluyum. Gündelik hayata bir çizgi çekip, bahçenin her yanından fışkıran yaşam enerjisini kucaklamanın sarhoşluğu var üzerimde.
Bırakıyorum, deneyim kendi kendini anlatsın.












Tags

1 comment:

  1. kendimi o doğanın kucağında hissettim Özlem'cim, yüreğine sağlık, Ada'dan sevgiler...Nurgül

    ReplyDelete

Blog Archive

Powered by Blogger.